AŞKOLSUN ÇARPIŞMA!..ÖYKÜ...


----- Aşkolsun Çarpışma!


AŞKOLSUN ÇARPIŞMA!

Eskiliğin müstesna kokusu sinmiş şehrin Eylül renklerinde bir gün, ağaçlı yolun karşısındaki küçük ve şirin bir pastanede kalabalığın orta yerinde zamanın muzip yanına karşı koyamayan bir kadın ve bir erkek, çekim gücü yasasına boyun eğmekte ve bakışlarının buluştuğu noktada birbirlerine bakmaktadırlar. Her ikisi de akıllarından geçen düşüncelere şaşkınlıkla engel olmaya çalışsalar da bazen karşı konulmaz girdaba kapılmanın, olacak olanın yaşanması yasasının gereği olduğunu bilmemekteydiler.

Adam uzun bir süre gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan bakıyordu, kaçmak, bakışlarını kaçırmak istemesine rağmen öyle derin bakıyordu ki başını çeviremiyordu bir türlü. Demir sandalyeye yan oturmuş, bacak bacak üstüne atmış kadın, erkeğin bakışlarını üzerinde hissetse de yine de onu inceliyordu. Ne güzel bacakları diye geçirdi içinden adam ve bir an utandı. Biliyordu ki kadın onu izliyor, nereye baktığını, ne yaptığını, aklından ne geçtiğini düşünüyordu…

“Bacaklarına baktığımı fark etti, biliyorum. Sandalyede arkaya dönüp kime bakıyor şimdi? Hareketinden dolayı biraz daha açılıyor eteği, baştan çıkaracak kadar çok güzel” diye düşünceleri onu sürekli meşgul ediyordu. Kalkıp bir bahane ile masasına gitmek istedi ama ne bahane bulacaktı. Çakmak istese elinde çakmağının olduğunu fark etti. Ya da sizi bir yerden tanıyorum ama nerden dese biraz uygunsuz olacaktı. Düşüncelerine hız vermeye çalışırken kadının garsonu çağırdığını fark etti. Kadın şimdi giderse onu bir daha görememe korkusu içine düşen adam yerinden kalktı ve hafif bir öksürük ile sesini ayarladı. Sanki önceden kurgulanmış gibi kendinden emin bir tavırla kadının masasına doğru yürüdü. “Merhaba” diyerek izin bile istemeden sandalyeyi çekip masaya oturdu. Bu girişim karşısında şaşıran kadının dudaklarından ürkek bir merhaba çıktı.

- Nasılsınız, beni tanıdınız değil mi?

- Özür dilerim, hatırlayamadım.

- Sizinle promosyon fuarında tanışmıştık, hatırladınız değil mi?

- Tam olarak hatırlayamadım pardon. Ben pek fuarlara katılmam ortam olarak sevmiyorum da. Siz de mi reklam işindesiniz belki başka bir yerden hatırlıyorsunuzdur.

- Hayır, ben turizm sektöründe çalışıyorum satın alma müdürüyüm. Sizde mi dediğinize göre siz reklam sektöründesiniz.

- Evet reklam tanıtım ve organizasyon şirketim var, adım Rüya, merhaba.

- Merhaba Rüya Hanım ben Hayal, Hayal Gerçek…

Kadının uzattığı elini dudaklarına götürüp çok eskilerden kalan bir temas ile selamladı tanışmayı adam. Bundan sonrası artık ikisinin yer aldığı zamanlarda kesişen ve kesişecek yollarında zaman denilen olgunun bütünselliğine ulaşacak adım taşları olacaktı.

“İsmi Hayalmiş bu bir benzeşme mi, yoksa…” diye içinden geçiren kadının dudaklarında muzip bir gülümseme oluştu. Dudaklarının kıvrımı gözünden kaçmayan adam şimdi kadının dudaklarından gözünü ayıramıyordu. Aklı karışmış, fırtınaya kapılan tekne gibi yalpalıyordu.

- Hayal dediniz değil mi yanlış duymadım.

- Evet, Reyhan Hanım doğru söylediniz, ismim Hayal. Of... Çok özür dilerim Rüya Hanım, gerçekten çok özür...

Birden kadın için her şey dondu; zaman, zamansızlıkta kaldı. O sihirli sözcük dökülmüştü adamın dudaklarından, ona Reyhan diye hitap etmişti. Bu bir benzeşme değil, aslının ta kendisiydi. Adı Hayaldi ve gerçekti. Karşısında oturuyor ve gözlerini ondan alamıyordu. Tesadüf denilen olgunun karmaşasında her şey yerini bulurken zaman çizgisinde an, sihir oluyordu.


- Eeee Hayal Bey, bakın, yani... Şimdi size... Nasıl başlayacağımı bilemiyorum... Deli olduğumu sanabilirsiniz... Şimdi Hayal Bey…

Yerinde biraz doğruldu, dirseklerini masaya dayayıp ellerini çenesinin altında birleştirerek adamın gözlerinin derinine bakarak konuşmaya çalıştı.

- Şeyy... Sanırım yapamayacağım anlatsam da anlayamayacaksınız. En iyisi aklınızın bir köşesinde Reyhan olarak kalayım belki bir zaman bana yine bu isimle hitap edip aslında geçmişinizde ve geleceğinizde, zamanın olmadığı zamansızlıkta ben olduğumu hatırlarsınız...

Adam aynı şekilde bakıyordu gözlerinin içine, elleri çenesinin altında, gülümsüyordu. Gözlerinden cesaret alıp “Ne dersiniz şöyle biraz yürüyelim mi? Sonra oturur bir yerde bir iki kadeh bir şeyler içeriz. Pardon bilemiyorum tabi... Zaman sorunu ya da sakıncası yoksa yani sizin için sakıncası yoksa... Sizin için...” diye soruverdi, buna kendisi bile şaşırmıştı. Şimdi kadın terslese, onu tamamen kaybedebilirdi. Ama o içi gülen, derin bakan gözleri vardı ya söylemişti bir kere.

Kadının yanakları pembeleşti, birden kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Karşıdan fark edilecek diye utanıyor, utandıkça daha çok kızarıyordu. “İşim yok aslında ama bilemiyorum doğru olur mu? ” diyiverdi. Bir an bu söylediğine kendi de güldü çünkü o 'an' için doğru olan bu 'an' için saçmaydı. Tekrar adamın gözlerine baktı, taa derinine, usul bir peki çıktı ağzından...

Adam elini uzatıp kadının elini tuttu ve masadan kalktılar. Heyecanları ayaklarının yere sağlam basmasını engelliyordu. Dışarı çıktılar, karşıya geçerken kolundan tuttu kadının, koluna girer gibi. Ve ağaçlarla çevrili geniş yoldan yan yana parkın içine doğru yürümeye başladılar.
- Aşağıdaki antik çağlardan kalma plajı bilir misiniz Rüya Hanım? Onun hoş bir restaurantı var, güzel yerdir ve bu saatte kimseler olmaz... Uygun mudur sizin için? Arzu ederseniz eski sokakta bir yere de gidebiliriz.

- Seçimi size bırakıyorum Hayal Bey.

- Teşekkür ederim. O zaman hemen buradan eski sokağın içine girelim isterseniz... Daha doğal bir ortam olur, bol ağaçlı, gölgeli ve restore edilmiş evleriyle sevdiğim bir mekandır... Buyurun lütfen, bu taraftan...


Eski sokağın Arnavut taşı döşeli kaldırımında bir süre sessiz adımlarla yürüdüler. Belki havadan sudan konuşsalar da derinlere inme hazırlığında iki denizci gibi sessizliği giyiniyorlardı. Eski fakat bakımlı bir evin bahçe kapısında durdular. Kapıda “Kule Pansiyon-Restaurant-Cafe” yazan bir tabela vardı. Başlarını kaldırıp bir süre baktılar tabelaya, “Kule”…

Bahçe bol ağaçlıydı, ortada küçük fıskiyeli bir havuz ve arada suni suyolları vardı. Havuzun çevresi rengarenk çiçeklerle çevrilmişti. Adam, denizi ve yat limanını önüne alan meydanı gören terasta ön masalardan birine doğru yürüdü ve kollarını iki yana açarak manzarayı kucakladı ve kadına dönerek gel dercesine elini uzattı. Havuzun yanında bekleyen kadın onu izlerken gülümsüyordu, çağrısına hayır diyemezdi ama içinden geçen birçok soruyla da baş etmek zor oluyordu. “Ya beni yanlış anlarsa ne yaparım, ilk tanışmamızda yemek teklifini kabul eden bir kadın of Allahım yardım et bana. Eğer bu anı yakalamamış olsaydım yıllarca bekleyecektim onu ama bunu nasıl açıklayacağım.” Karmakarışıktı.

- Daha önce buraya hiç gelmemiştim, çok güzel bir yermiş.

- Haklısınız, bu manzara beni çok etkiler, büyü gibi. Ne içmek arzu edersiniz Rüya Hanım?

- Dömi sek beyaz şarap olabilir, siz ne dersiniz?


Garson siparişleri aldıktan sonra ayrıldı yanlarından. Nefis yat limanı manzarasına dalan gözleri kaçamak bakışlarla birbirlerini incelerlerken dışarıdaki tabelada pansiyon yazması adamı tedirgin etmişti biraz “acaba antik plaja mı gitseydik” diye düşünürken manzara ile bütünleşen kadının güzelliği karşısında “of çok güzel” çıkıverdi ağzından.

- Bu manzara insanı alıp götürüyor değil mi? Şiir sever misiniz Hayal Bey?

- Tamamen amatörce Rüya Hanım.


O sırada garson içkilerini getirdi, adam garsona göz işaretiyle içki servisini kendisinin yapmak istediğini belirtti. Adam kadehleri doldurdu ve kadına uzattı. İşte o an, tam da o an gözleri gözlerinin içine girdi... Fonda şehrin büyülü manzarası ve uzaktan gelen eski bir şarkının ezgilerinde sözleri buluşuyordu bugünleriyle.

- Sağlığınıza... Dediğim gibi Rüya Hanım, amatörce. Yazıp yazıp koyuyorum bir yerlere, özenle saklamıyorum yani. Duygu yoğunluğuma bağlı şiir yazabilmem. Ama... Sanırım... Mesela...


Adam önündeki peçeteye bir şeyler yazıp kadına uzattı. Peçetenin dağıttığı mürekkep renginin arasından şiiri okumaya çalışırken kadın, gülümseyerek onu izlliyordu adam.

- Dedim ya duygu yoğunluğuna bağlı şiir yazabilmem...


Peçete ellerinin arasında titrerken gülümsemesi dolulaşan gözlerine karışıyor, yutkunmakta zorlanıyordu.

Birazdan bir yaprak düşecek serçe kanadından,
Tam üstüne masamızın, arasına ikimizin...
Bir akşam rüzgarına tutsak olacak terleri, ellerimizin
Birazdan bir yaprak düşecek, Akdeniz akşamından
Ne söylediğini o anlayacak bizden önce gözlerimizin....


- Uzun zaman oldu şiir yazmayalı Hayal Bey ve üstelik şiir benim hayatım iken ama bu şiirinizi saklayacağım belki, kim bilir bir zaman size yanıt yazma olanağım olur.



“Birazdan bir yaprak düşecek, Akdeniz akşamından / Ne söylediğini o anlayacak bizden önce gözlerimizin.”… Ahhh sevdiğim bir bilsen sana neler söylemek istediğimi ama nasıl anlatabilirim ki… Birazdan yağmur boşalacak / Yarınlarımıza ait rüzgarlarla / Sırılsıklam ıslanarak yürüyeceğiz aşka… Elbette bunları söyleyemedi kadın sadece gülümsemesine karışan bir damla gözyaşından anlayabileceğini umdu adamın.

- Haydi, Rüya Hanım, tanışmamızın şerefine... Ne güzel oldu... Ve bu akşamüstü çok güzel... Ve siz çok güzelsiniz…

- Tanışmamıza ve güzel günlere Hayal Bey.

- Güzel günlere Rüya Hanım.


Kadehlerini kaldırırken elleri değdi birbirine. Gözlerini, dudaklarını, saçlarını, tenini inceleyen adam, kadının gözlerinin içi gülerken dudaklarının titrediğini fark etti. Tam elini uzatıp dudaklarına dokunacaktı ki o an masanın üstüne bir küçük yaprak düşüverdi, bir narenciye ağacı yaprağı. Aynı anda başlarını yukarı kaldırıp serçe aradılar… Kıkırdayarak gözlerinde buluştular yeniden.

- Hayal bey, size yıllar sonra yeniden karşılaşacağımızı söylesem bana inanır mısınız?

- Belki yıllar öncesinde de karşılaştık bir yerlerde ve bugün o gün yapılan karşılıklı çağrının sonucudur Rüya Hanım...

Aslında akıllarından geçen şeyler çok farklı olmasına rağmen mantıklı konuşmaya çabalıyorlardı. Adam, kadını ilk gördüğü pastanede oturuşundaki cazibeyi ve bacaklarını aklından çıkaramazken; kadın, adamın arzuyla kızaran dudaklarından gözlerini alamıyordu.

- Belki de haklısınız çok daha önceleri bir yerlerde, kim bilir? Yaşamı sorguladığım çoğu zamanlarda tesadüf denilen şeyin aslında bir zaman yolculuğundaki duraklar olduğunu düşünürüm. Eğer o durakta dikkatle etrafımıza bakarsak yaşamımızdan bir izi mutlaka göreceğizdir.

- Evet, Rüya Hanım haklısınız. Zaman, ayarsız saatler gibidir... Nerede ve nasıl çalışacağı bilinmiyor. Ama bir yerde kurulduğu kesin... Bir yerde ve bir zaman... Ama bugün değil…


“Ama bugün değil…” Biraz buruk gülümsemeye çalışsa da bu cümle kadının beyninde dalga dalga yankılandı. Bakışlarını denize çevirip uzaklara daldı.

“Geçmişi olmalı, bir gün, bir yerlerde mutlaka yoksa bir günde, 1 saatte bu duygular bu hale gelebilir mi” diye geçirdi aklından adam. Kadının gözleri hala uzaklardaydı. Onun neler düşündüğünü asla bilemezdi. Bulmaya çalıştı ama kendi düşünceleri bile onu şaşkınlığa uğratırken bu imkansızdı. “Acaba aynı yere mi bakıyoruz” sorusu takıldı bu kez aklına. Kadının dudakları, gözleri ve derin bakışları aklını karıştırıyordu. “Of bilemiyorum, keşke daha yalnız olabilseydik şu an ne yapardım. Ya da iki veya üçüncü buluşmamız olsaydı... Nasıl uyandı bu arzu böyle birden bire... Bacakları gitmiyor gözümün önünden... Nasıl davranacağımı bilemiyorum... Off... “

Küçük bir kuşun kanat sesiyle aynı anda başlarını yukarı çevirdiler. Bakışlarının buluştuğu noktada minik bir kuş gülümseyerek bakıyordu adeta. Kuş onlara göz mü kırpmıştı yoksa onlara mı öyle gelmişti bilinmez. Kanat çırparak masalarına yaklaştı ve yavaşça kadının avuçlarına kondu. O zaman fark ettiler gagasında taşıdığı minik notu. Kadın heyecanla notu alıp açtı. Adam notu okumak için kadına yaklaştığında, omuzları değdi birbirine. Akdenizin meltemine kapılan saçları yanaklarına değdi adamın, kokusunu içine çekti doyasıya, yıllardır beklediği kokuyu. Sessizce notu okudular birlikte, bir daha, bir daha, bir daha… Başlarını çevirip aynı anda gözleri ve dudakları değdi birbirine, titrediler…

Dudakları nasıl oldu da buluşmuştu bir anda, ne önemi vardı bunun, an şimdiydi... Kadının yüzünü ellerinin arasına alıp yanağına düşen saçları düzeltti adam gülümseyerek. Masadan kalktı ve “gel benimle” diyerek ellerinden tuttu onun. Koşarcasına gittikleri yolda nereye gittiklerini sormadı bile kadın çünkü biliyordu, üstelik kule ve meydan şahitti… Az sonra tüm meydan smokinlerini giyecek ve aşk sarhoşu iki yüreğe yer açacaktı.



……

Koşarcasına... Bugüne doğru mu? Yoksa bugün, keşke o gün olsaydı dedikleri yere mi?

Yıllar geçti o günden, koşarcasına uzaklaştıkları yerden bugüne değin. Çünkü kuşun gagasında yazılıydı kaderleri isimlerinin gerçekliğinde. Zamanın kesiştiği yollarında zamansızlıkta buldular birbirlerini, bir çarpışma anında. Belki şimdi siz bu öyküyü okurken onlar dizeleri karıştırıp şiir olarak gelecekler karşınıza. Hayal mi rüya mı bilmeden siz…


Renklerini nasıl da saklamışsın aşkolsun, dalgalarının köpüklerinde
Cemreleri düşürüp kulaçlamışsın benliğimi gözlerinden içimdeki denizlere
Gelişi uzak zamanlara kalmış hayal, beklerken ıssız sahillerinde
Cenandan renkli dizeler yansımış ufukta bekleyen rüya bulutlarına
Sen reyhan gibi esiyormuşsun oysa rüzgarı takıp kanadına
Sevda taşıyor bak avuçlarından, uçuşan kelebekler gibi gülümse
Yorgunluğunu ayılmaz sarhoş yapıp, keşke saklanmasaydın arkasına
Sen ayazda kalmış geçmişinle akıyordun bana izini sürerken bilmiyorsun
Şimdi nasıl baharların içinde olurduk, bütün karlar erimiş anlıyor musun
Kristallerinde saklarken umut tomurcuklarını zaman yolculuğunun bir yerinde
Tutkunun gücünden korkan firari bir güneş, bütün sıcaklığını vermiş ikimize
Aşk zamansız masallar olsa korkusuz kahramanların yüreğinde, kime ne
Kıskaç gerçeğinin içinde hayal ile rüya, çarpışma anı değer bir ömre


RENGİN ALACAATLI
02102008


3/10/2008 | Kategori: Hikayeler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

YUSUF İLE ZÜLEYHA-Büyük bir Aşk hikayesi

 
YUSUF İLE ZÜLEYHA
 
 

Aslı Zelicka'dır, Potifar'ın eşi ve Yusuf'un aşkı, su perisi olduğu da söylenir ama dünyanın en büyük aşkıdır belki de Züleyha'nın aşkı.

Yusuf, İbrani Peygamberi'dir. Yakup peygamberin oğlu... Yusuf'un serüveni Tevrat'ta, Tekvin bölümündedir. Yusuf, Kur'an'ı Kerim'de de yer alır [Yusuf Suresi]. Aşkları masal değil , öykü değil, efsanedir artık.

Kenan ülkesinde yaşayan Yusuf - ki adı İbranice Yosaf'dır- babası Yakup peygamber tarafından çok sevilince onu kıskanan kardeşleri tarafından kör kuyuya atılır.Ve kervancılar tarafından kurtularak köle olarak Mısır'da satılır. "Mısır Azizi" Kıtfir satın alır onu. Çok güzel bir erkektir Yusuf. Kıtfir'in karısı Züleyha çılgınca aşık olur.

Züleyha'nin Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşk tanımsızdır. Bütün servet ve güzelliğini onun uğrunda harcamıştır. Kocasına, ailesine tüm Mısır halkına karşı durmuştur bu aşk.. Derler ki yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığını vardır hiçbir şey gözünde değildir... "Bugün Yusuf'u gördüm" diyen, ondan haber veren herkese onları zengin edecek değerde mücevher dağıtırmış..

Aşkın ağır tutkusuyla karşılaştığı herkesi "Yusuf" diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını geceleri gökyüzüne kaldırdığı zaman Yusuf'un adını yıldızların dizilerek yazdığını iddia edermiş.

Fakat Yusuf efendisiyle evli olan Züleyha'nın aşkına karşılık vermesi olanaksızmış. Aşkını kalbine gömüp susmuş sadece.. Oysa Züleyha kendini kınayan tüm insanlara sevdasını haykırıyormuş. Hatta şöyle bir söylence vardır.

"Züleyha, birgün bütün kadınları evine davet etmiş.. Sofra düzenleyerek önlerine meyve koymuş ve onları soymakı için bıçak vermiş.. Kadınlar meyveleri yemeye başlayacakları sırada, Yusuf'a seslenerek, "Onların yanına çık" demiş. Karşılarına çıkan Yusuf'u gören kadınlar güzelliği karşısında öyle büyülenmişler ki bıçakla parmaklarını kesmişler de farkına bile varmamışlar." " İşte sizin gördüğünüz güzellik benim Aşkımdır! " diye haykırmış Züleyha.

Fakat Züleyha'nın ağır aşkı Yusuf'un zindanı boylamasına neden olmuş. Yıllarca peygamber sabrıyla zındanın ağır çilesini çekmiş Yusuf Peygamber. Sonra yine bir söylenceye göre Mısır kralının tabiri olanaksız rüyasını doğru olarak yorumlayınca Hz. Yusuf hapisten çıkmış. Ve bu arada Kıtfir öldüğü için Züleyha'yla evlenmiş.

 
 
 
 

 

MEKTUP

 
  ZÜLEYHA'NIN YUSUF'A MEKTUP YAZMASI

...

"Yusuf" yazdı Züleyha,sayfanın ortasına.Hala hitaptaydı kalemi,bir satır ileri geçemedi.

Bir satır ileri geçsem hitaptan,dedi,yanacağım.Ses verdi içinden bir ses:"Yan o zaman,yan o zaman!"

Züleyha devam etti:

"Ah benim Yusuf'um,ah benim,ah/senim,dedi,başka bir şey diyemedi."

Züleyha Yusuf'a bir mektup yazmaya başlayınca "Yusuf "diye başladı,"Yusuf " diye bitirdi.Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.Ve Züleyha'nın lügatinde "Yusuf"tan öte sözcük yok.

"Yusuf,dedi,kelamım artık sende hükümsüz.Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme.Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var,ah ki dünya onun üzerinde durur,gökkubbe onun hararetiyle döner.."
Züleyha'nın gülümsemesi

"Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha'ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha'nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha'nın yüzüne bakmaya başladı meczub, "Züleyha..." dedi, "sevindir beni!" Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.
"Züleyha..." dedi, "Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem."
Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(...)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır'ın lisanına "sadaka vermek" anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha'nın gülümsemesi."

YUSUF İLE ZÜLEYHA'dan(kalbin üzerinde titreyen hüzün)

.........Rabbim,dedi Yusuf,sen bana,kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda,Züleyha'yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki, isteğe yaklaşınca,istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim,senden gelen yasaklar "yapma"ile değil"yaklaşma"emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha'nın ırmağına,yaklaştıktan sonra "yapmam"diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan "yapma" değil "yaklaşma".

Öyleyse aslolan :"yaklaşma"Öyleyse Rabbim insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda,şu odada,sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni insan yaratılmışlığın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

Rabbim,diye devam etti Yusuf duasına.İ stemeyi istemek kadar istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma,nefsimin altından kalkamam.Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman'ı aşamam.Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

Böyle dua edince Yusuf,ona Rabbinden bir işaret geldi.Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde,her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olma yürekliliği ile peygamberdi.Ve o iffet demekti.
SONRA:YUSUF'UN ELLERİ

Yusuf'un elleri bir salkım üzüm

Bir ak zambak ,şakağında Yusuf'un eli

Kimi parmakları elif,tırnakları karanfil

Kimi parmakları kalem,tırnakları gül

Elleri Yusuf'un

Elmacık kemiklerinde gezinirken bir dağ lalesi,incecik bıyıklarının üzerinden geçerken bir demet kiraz çiçeği,gül yağıyla ovalarken sakalını bir sümbül çelengi.siyah,simsiyah saçlarınıngecesine düşerken Yusuf'un elleri,bir nar çiçeği.

Bir nar çiçeğini ezebilir mi benim Yusuf'um

Yusuf'un elleri yoksa ben de yokum

Yusuf'un elleri,alnında bir esmer kelebek,Yusuf'un eli şahdamarında,Züleyha'ya yakın ölüm

Dudaklarının üzerinde duraklıyorsa bir an,Züleyha'nın kalbi demektir Yusuf'un elleri

Çenesine dayalıysa Yusuf'un elleri, Züleyha'nın kalbinde demektir Yusuf'un eli

Kaç zamanı araladı Yusuf'un elleri

Kaç zamandır yed-i beyza Yusuf'un eli

Yanağında gezinirken,bir demet nergis,bir sap suçiçeği Yusuf'un elleri

Bir yasemen dalı,dizinin üzerinde unutulmuşsaYusuf'un sağ eli

Bir Yusuf çiçeği

Yusuf'un sol eli

....

ZÜLEYHA'NIN YUSUF'U HATIRLAMASI

Zaman geldi zaman geçti.

Züleyha efendi,Yusuf köleydi.Ama Züleyha bir kadın,Yusuf bir erkek şimdi.

Kim kaderin Züleyha'yı köle etmek için önce Yusuf'u pazarlara düşürdüğünü tahmin edebilirdi ki?Yusuf'un gelişi ahir ise evvelin yittiğinden kim söz edebilirdi?Değil mi ki evvel olan bazen ahir gelirdi.

Geceydi.Aşk,gökyüzünün tabakalarını inip de birer birer,Züleyha'nın kalbinin zarına değdi,o en içteki fuada işledi.

Yusuf'un kokusu dokundu önce Züleyha'nın ruhuna.Sonra sesi.

Oysa Züleyha rüyasında ne kokuyu,ne de sesi bilmişti.

Sesi ve kokusu ruhuna çarptığında,Züleyha,Yusuf'u hatırladı.

Züleyha Yusuf'u hatırladı ama bu ilk hatırlayışta tenden cana,candan tene dönecek olan döngü içinde önce teniyle hatırladı.

Bir kadınla bir erkeğin birbirine irtibatlanmasında,yalnız başına kaldığında eksik kalan o basamakta hatırladı.Güzelliği farketmeden güzelliğin cezbesinde kaldı.

Züleyha uyandı.

Ama Züleyha,rüyasında bir velinin şüphesiyle değil,teninin ürperişiyle uyandı.

Bir yangının hararetine düşen tapınaklar geldi tapınaklar geçti içinden Züleyha'nın .

Kendisi bilmiyordu,hiç kimseler henüz bilmiyordu.Ama yürünecek yolu vardı.

Ku-yı dilaraya hu demeye,

Kalbin hassas terazisine düşmeye,

Çok çile,

Çok gözyaşı,

Çok zaman vardı.

Geceydi.

Nil kıyısında gece hiç bu kadar yağmurlu,yağmur hiç bu kadar karanlık olmamıştı.

Yusuf'un elleri,Yusuf'un gözleri,Yusuf'un alnı.

Yusuf şimdilik Züleyha için sadece bu kadardı.
.......................

Züleyha kendi kalbine baktığında,Yusuf'u neden sevdiğini ve Yusuf'u nasıl sevdiğini merak etti ilk kez.Perdeler kalktı kalbinin üstünden.Işık.

"Yusuf,seni sevdiysem"dedi Züleyha,hükümdarın tahtına hükümdardan başkası oturamayacağından.Şehzade için saklanan giysiler ancak şehzadenin bedenine uyacağından.Padişahların ülkeler fethettiği görülmüştür de,kölelerin ülkeler fethettiğine bir Yusuf'ta tanık olmuşuzdur.Görüyorsun ya Yusuf,seni sevdiysem yazgım bana yapacak başka bir şey bırakmamış olduğundan.Senin güzelliğin gibi benim de muhabbetimin nedeni olmadığından.......

( Anlatımlar Nazan BEKİROĞLU'nun kitabından alıntılardır)

Alıntı-özelsite.net


24/8/2008 | Kategori: Hikayeler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

SEVGİ SOFRASI

*Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: -Sevginin sadece sözünü edenlerle,
onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? -Bakın göstereyim, demiş, ermiş.
Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra
hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak
çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşıkları' denilen bir metre
boyunda kaşıklar. Ermiş sofradakilere, "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle
yiyeceksiniz." diye bir de şart koymuş. Peki!" deyip içmeye teşebbüs
etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp
saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,
öylece aç kalkmışlar sofradan. > Bunun üzerine, "Şimdi.." demiş ermiş:
-Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri
sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.
"Buyurun." denilince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra
karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini
doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. "İşte!" demiş ermiş ve
eklemiş: -Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı
düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da
kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz ve şunu da unutmayın, hayat
pazarında alan değil, veren kazançtadır daima*
NİLGÜN TURKEL-DEN ALINTI
EKLEYEN:TURAN ERGÜN

7/8/2008 | Kategori: Hikayeler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

UYKUSUZ KADIN!!-Hikaye


UYKUSUZ KADIN!!

Bilinmez yollara salındı çocuk yanı...
Hayatın sırlarına kostu kadın!
Bütün iklimlerini hayatın, içinde barındırdı ve acıya kızıl gül açtı dalları, yüreğindeki sancıların...

Drüstlük ve temizlikle arınmalıydı ki temiz olmalıydı yarınları.
Ki uzak durmalıydı kızıl gecelerden ve unutmamalıydı namusu arı...
Her rengini aşk´ın ve sevda´nın tanımalıydı, lakin tek olmalıydı yolu...
Çoktan öğrenmişti sadece pembe değildi rengi aşkın.
Ve dahi bilmeliydi bütün gizlerini yaşamın ve sevdanın.
Karar verdi ve kaprislerine yürüdü hayatın kadın!..

Gününde asla tutulmadı, ona verilen sözler...Hep bekledi...
Yarınlara verilen sözlere bağladı umutlarını...
Doymalıydı yanı-başındakı hayata, tüm hüzün salkımı gecelerine ragmen yaşamının.
Aldırmadan satılmışlığına iblise kadınlığının!..
Yaşamalıydı tüm med-cezirlerini, al takke ver külah dünyanın..
Uğurlarında binlerce defa öldü sevdiklerinin...
Sevdikleri ise sadece yansımasıydı satıldığı hayatın...
Hiç acısını cekmediler, gerekli olduklarında yanında olmadıkları,
olamadıkları yalnızlığa doğan kadının ve söz de "var-oluşlarıyla" övündüler kaybolmuşluklarının...

Defteri ve kalemiydi en iyi dostları, azda olsa arada sırada, bir-seyler karalardı.
Aylardır şarkılardan şiirlerden uzaktı.
Haddinden fazla ağırlaşmıştı, o gün narin başı...
Cesaretsizlikten değildi, kaleminden kara kaplı, defterinden bu kaçışı...
Yazacakları yıllardır, yüreğinde sakladıklarıydı, onca ezayı bir çırpıda karalamak kolaymıydı?
öyle ya, can yangınlarını koyacaktı ortaya ve kayıp yıllarının hesabını soracaktı..
__Ahh o ince yürek labirentlerinde yatan, can yangınlarım! Dedi halsiz, yorgun ve uykuya hasret sesiyle!
__Bu değme felek halimden bir çıkarsam, söylenmemiş nice figan kelamım yazarım,
feryad figan nafile, biliyorum ki çok canlar yakarım...

Aynadaki hali karartılaşmış ve tanınmıyordu artık, mum ışığıda yetmiyordu, simasını net görmeye..
Ayaga kalktı ve pencereyi açtı, sabahın ilk ışıklarıydı...
Tan yeli okşadı, kıvrım buklelerini, sokağı seyre daldı.
Terk´i diyar bir şehr-i andırıyordu, yeni taşındığı, sokak ve caddeler...
Derin bir iç çekti...

__Incittiniz incindi can yanım,lakin kıyamam-ki size ben..
__Offff varsın sessiz geçsin bu Temmuz da, varsın size dokunmayan bu can bin yaşasın sizden uzakda...
Gülümsedi günlerdir çalmayan telefonuna bakıp..
__Nasılsa işiniz düsünce ararsınız, merhabadan önce neredesini sorarsınız!..
__Mimozalarla bezemeli buraları ve birazda akasya bulmalı, bir yerlerden...
Dedi ve geceden beri hiç uğramadığı, yatağına sokuldu usuldan...
Elindeki o gece tek kelam yazamadığı, kalemini dahi bırakamadığına aldırmadan, derin uykuya daldı kadın...

!!!







...
Elif Türk


5/8/2008 | Kategori: Hikayeler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

İŞTE AŞK BU

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...

Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

- "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

- "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın...
Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."


17/5/2008 | Kategori: Hikayeler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

<<Önceki Sayfa |1/3|

Bağlantılar

<