BAHTİYAR VAHABZADE

BAHTİYAR VAHABZADE hayatı ve şiirleri



Bahtiyar Vahabzadə Mahmud oğlu 1925 de Şekide doğmuştur, 1934 de ailesi ile beraber Bakü ye göçmüşdür. 1942 de orta okulu bitirip, Bakü Devlet Universitetinin filologiya fakultesine dahil olmuş, 1947 de aynı fakulteyi bitirmiştir

1951 de "S.Vurğunun lirikası" mevzusunda namizedlik, 1964 de ise "S.Vurğunun hayat ve yaradıcılığı" mevzusundaki monografiyasıyle filoloji ilimler doktoru alimlik derecesini almışdır.

Bahtiyar Vahabzade bedii yaradıcılığa ikinci Dünya savaşı yıllarında başlamış, 1945 de Yazıçılar İttifaginın üyeligine kabul olunmuşdur. B.Vahabzade 40 yıl üniversitede ders vermiş , 1990 dan sonra emekliye ayrılmıştır. 1980 de Azerbaycan ilimler Akademiyasının şeref üyesi seçilmişdir.
1980 ve 2000 yılları arasında 5 defada milletvekili seçilmiştir.




Annem Öldü Mü?

Annem Öldü Mü?
Ne hız ellerini üzdün dünyadan
Balanı tek koyup nereye gittin?
Nasıl yok oluyormuş bir anda insan
Sanki bu dünyada hiç yok imişsin..

Güneş gurup etti... oda karardı...
Bir anda yok oldun sen hayal gibi.
Şimdi düşünürüm senden ne kaldı..
Gönlünde hatıran kara hal gibi...

Beni boya başa yetirdin anne
Bize borçlu bildik her zaman seni
Sen beni dünyaya getirdin anne
Bense yola saldım dünyadan seni...

Sen bana beşikte ninni çalmışsın
Bugün ninni çalsam sana ben de mi?
Senin şirin şirin ninnilerini
Sana gaytarayım cenazende mi?

'Uykun şirin olsun' diyerdin bana
'Uykun şirin olsun' deyim mi sana
Gerek ben basına dönüm dolanım,
Beni hayat için hep uyutanım,

Söyle ölümçün
Nasıl uyutayım seni ben bugün?

Bu nasıl dünyadır anlayamam ben,
Cilvesi cürbecür, rengi cürbecür
Dün öz nefesiyle seni işiden
Bugün buza dönüp, tasa dönüptür

Bu nasıl dünyadır...
İnsanoğlunun
Hayali göktedir kendi yerdedir...
Sağken omuzunda hayatın yükü
Ölende ceseti çiyinlerdedir...
Bu nice dünyadır bu nice dünya
Ölüm hakikat hayatı rüya
Derdimin gamımın ortagı sendin
Niye yüz çevirdin ya niye benden? ...
'Derdin bana gelsin' hani diyerdin
Niye dert ekledin derdime ya sen

Annem, kimse seni darıltmamıstır,
Ben seni
Ben seni darıltan kadar.
Şimdi kime açsam derdimi bir bir
Kim benim derdime yanar sen kadar?
Evin her yerinde görülür yerin
Gözüm ahtarcıdır anne ey anne
'Ninem' 'hani' diyor küçük azerin
Ne cevap verem ana ey ana
Bilmem bilmem bilmem bu ölüm nedir
Hayat var iken
Nefesin ey anam hala evdedir
Kendin yer altinda taşa dönmüşsün

Bugün yedin oldu...
Annem yedi gün,
Bizimle beraber ağlar odalar
Sana
Yalniz sana
Sana demek için
Gönlümde ne kadar bilsen sözüm var...

Annem ısmarlandın anne topraga
Bu ölüm sineme çekti dağ benim
Sen benim arkamda benzerdin dağa
Sanki de arkamdan uçtu dağ benim...

Ömrü başa vurdun altmış yaşında
Altmışın üstünde durup yaşında
Artık senin için durudgu zaman
Benim çün dolaşır
Gün olur akşam...
Vakit geçer sen benden uzaklaşirsin
Ben sana günbegün yakınlaşırım...


Neylemeli

Kuş okudu, ferahlandık
Taş okusa neylemeli?
Örümcekse ag dokudu
Cali dokusa neylemeli?

Dedim, dünya bir temaşa
Her arzumuz geldi başa
Dediklerin baştan başa
Boş ruyaysa neylemeli?

Sesimiz yok, gürültümüz var
Okumuz yok, yayımız var
Deme gelmiş çayımız var
Şeker yoksa neylemeli?

Yalanlardan cana doyduk
Ona uyduk, buna uyduk
Et kokuştu, tuza koyduk
Tuz kokarsa neylemeli?



Adsız Şiir

Gözümde göllendi, güllendi yaşlar
Dağıldı başımdan dostlar, tanışlar
Bedbahtlık- yüreğe çapraz dağ çeken
Tekliğin zamanda ikiz kardeşi
Teklik � gönül sıkan, teklik bel büken
Dünyanın en büyük, en ağır taşı!

Yalan bin boyalı, gerçek boyasız
Yalan-kıpkırmızı, gerçek- ak olur
Yalan kışkırıkçı, yalan hayasız
Gerçekse her zaman utangac olur.



Benden Habersiz

Ömrün fasılları tez geldi geçti.
Yazı verimlidir, kışı verimsiz
Bir gün gördüm ki, güçten düşmüşüm.
Yıllar öz atını sürdü eğersiz.

Ülkü olan yere baş koyan yıllar
Gamlı gözlerime yaş koyan yıllar
Ey yaşım üstüne yaş koyan yıllar,
Nere kaçarsınız benden habersiz?

Ey ömür! Görünür artık sahilin,
Elin kısıldıkça uzanır dilin.
Ömürden verdiğim yetmiş üç yılın
Zehiri yeterli, balı yetersiz.

Öz omuz yüküdür herkesin yaşı
Derdi - sırdaşıdır, fikri � yoldaşı,
Dönüp mizacıma kahır gözyaşı.
Sevinç de, keder de, geçmez kahırsız.

Fikirler selinde akandan beri
Ayıramadım ben hayırdan şerri
Dökülmüş ömrümün yaprak yılları
Bahçesi virane, bağı çepersiz

Gönül o gönüldür, koca yaşımda,
Fikirler kaynaşır yine başımda
Yine hücumdayım söz savaşımda,
Sözüm etkilidir , özüm etkisiz.



Elveda

Diyorum;
Sefası bitti ömrümün,
Şimdi dağa çıkarım, düze elveda.
Düze duman çöker, düze kar yağar,
Bahara elveda, yaza elveda...

Bahtiyar;
Derinde sızlayıp yaran,
Kalbini dağlayıp üzer herzaman.
Göze hüzün çöker, göze yaş dolar,
Sevince elveda, düşe elveda...

Şimdi özkökünden süzülen benim,
Özge budaklara dizilen benim,
Şimdi ne sen sensin ne de ben benim,
Biz ki biz değiliz bize elveda.



Kafi mi?

Allah�ın verdiği bu aciz akıl
O�nu derk etmeye bize yeter mi?
Ne kadar istesen göğe secde kıl,
Görünmezi görmek göze yeter mi?

Elimiz uzundur, aklımız gödek(1)
Bir taşın üstünde bir bostan ekmek
İnsan yüreğinin resmini çekmek
Allah�ım, bir renge, boza kafi mi?

Kalbimi şiirimle diyenden beri,
Sandım sözümdedir fikrin cevheri
Sorurum duyduğum derinlikleri
Hissim kadar demek söze kafi mi?



Tora Düştü Keleğinden Dünyanın

Baş açmadım ömrüm boyu ben yazık
İblisinden, meleğinden dünyanın
Adem sattı bir elmaya cenneti
Tora düştü keleğinden dünyanın

Ne güzeldir, yürek geniş, söz açık
Yaşamadım bir sevdamı yarımcık.
Azap adlı değirmenden narin çık
Geçeceksin eleğinden dünyanın

Arzum için bir meleyen cüyürdüm
O tepeden bu tepeye yüyürdüm
Niye korkum kefeninden? Ne gördüm
Beşiğinden, beleğinden dünyanın

Biz özümüz özümüzden öç aldık
Geçen güne gelen günü bac aldık
Ömrümüzün yarısında gocaldık
Sillesinden köteğinden dünyanın

Gönül üzgün, hayal küskün derbeder
Özün söyle zulm olar mi bu kadar?
Yedekleyip arkasınca süreder
Berk yapışsan eteğinden dünyanın.

Gönül düştü bin arzunun izine
Bilemedik eğrisi ne düzü ne?
Şimdi kefen örüyoruz özüne
Öz külünden, çiçeğinden dünyanın.



Vicdan

İki yolun ayrımında ben durup
Gah o yandan, gah bu yandan korkarım
Devden değil, sinek kadar gücüyle
Ben kendini dev sayandan korkarım
Hakk evinde hak divanı kurulmuş
Her kazancın öz kiymeti sorulmuş
İddiası boynumuza yük ılmuş
Bağışlanan şeref şandan korkarım

Bu dünyadan umacağım mizandır
Korktuğum kes bu mizanı bozandır
Tok herifin kudurması, yamandır
Acandan yok, ben doyandan korkarım

Uyarsak biz nefs adlanan elçiye
Tükürürüz vicdan kesen ölçüye
Odur veren düz, kıymeti her şeye
Vicdanından korkmayandan korkarım



Yol İşareti

Sevdinse ...
Aşkında yitip yok oldun,
Karıştıracaksın günü ,ayları .
Sevgi yollarında ne kaide, kanun
Kendin aşmalısın bu dolayları .

Eriyip kendini yok sanacaksın
Bu derdin olmayıp özge çaresi
Sen hız hız 'kazaya' uğrayacaksın
Yoktur bu yollarda yol işareti



Alıntı


17/10/2008 | Kategori: Yabanci Sairler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

ANTONIO MACHADO

ANTONIO MACHADO hayatı ve şiirleri



İspanyol şair Antonio Machado y Ruiz 26 Temmuz 1875'te Sevilla'da doğdu, 21 Şubat 1939'da Colliuse'da öldü. Madrid'te Institucion Libre de Ensenanza'da ve Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde edebiyat üzerine öğrenim gördü. Çevirmenlik ve öğretmenlik yaptı. İç Savaş sırasında Cumhuriyetçilerin safındaydı, 1939'da annesiyle birlikte başka mültecilerle sınırı geçip Fransa'ya sığındığı yıl öldü.İspanyol edebiyatında döneminin umutla umutsuzluk arasındaki gerilimini yansıtan ürünler vermiş,1898 Kuşağı denilen hareketin önemli temsilcilerindendir.






SEVGİLİM MELTEMDİR SÖYLEYEN

Sevgilim, meltemdir söyleyen
fırsatının bembeyazlığını...
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Rüzgâr getirdi bana
adını sabah alacasında;
dağ tekrarlıyor
ayak seslerinin yankısını...
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Kuytu çan kulelerinde
alabildiğine çalıyor çanlar...
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!

Çekiç sesleri
anlatıyor tabutun kasvetini;
küreğin sesi de
mezar yerini...
Gözlerim seni görmeyecek;
bekliyor seni yüreğim!





CİNAYET GIRNATA'DA İŞLENDİ

CİNAYET

Tüfekler arasında yürürken görüldü o,
Uzun bir sokaktan
Çıktı soğuk kıra,
Gün doğarken daha
Şafakta, yıldızların altında
Öldürdüler Federico'yu.
Cellâtların mangası
Bakamıyordu yüzüne.
Kapadılar hepsi gözlerini.
Dua ettiler: Tanrı bile kurtarmayacak seni!
Düşüp öldü Federico
- Alnında kan, kurşun barsaklarında. -
Cinayet Gırnata'da işlendi.
Biliyorsunuz, - zavallı Gırnata'da. -
Onun Gırnata'sında.


OZAN VE ÖLÜM

Ölümle başbaşa yürürken görüldü o,
Korkmadan tırpanından.
- Gene de kuleden kuleye güneş
Çekiçler örste, örste, demirci ocaklarının örsünde.
Konuşuyordu Federico
Okşayarak, ölümle. Ölüm dinliyordu onu.

"Daha dün mısralarımda can yoldaşım,
Kuru avuçların şaklıyordu senin
Daha dün mısralarımda,
Daha dün kırağını verdin şarkıma
Ve ağlatı'ma gümüş tırpan keskinliğini,
Seni şakıyacağım, sende artık kalmayan eti,
Olmayan gözlerini,
Rüzgârın dağıttığı saçlarını şakıyacağım
O öpülen kırmızı dudaklarını...
Ölüm, güzel çingenem, ölümümsün dün de bugün de,
İçime çekerken Gırnata'nın havasını, Benim Gırnata'mın."


Yürürken görüldüler onlar...
Bir mezar yontun bana dostlarım
Ozan için
Taştan ve düşten, -Elhamra'da,
Suyun ağladığı bir çeşme üstüne,
Sonsuza kadar desin o:
Cinayet Gırnata'da işlendi! Onun Gırnata'sında!






DAĞ KELEBEĞİ

Platero ile Ben adlı kitabı için Juan Ramon Jimenez'e

Sen değil misin, kelebek,
şu kimsesiz dağların canı,
derin uçurumları ile
sivri tepelerinin?
Sen doğabilesin diye
büyülü değneğiyle
taş fırtınalarına, emretti bir gün
durup susmalarını bir peri
ve zincirlendi o dağlar birbirine
sen uçabilesin diye.
Portakallı karalı,
esmer ve altın rengi,
dağ kelebeği,yabangülü üstünde
kat kat kanatçıkların, ya konar kalkarsın
oynaşarak güneşle, ya da bir günışını
üstünde çarmıha gerilmiş.
Dağ kelebeği,
kırların tepelerin kelebeği,
rengini resme dökemez kimse senin; yaşarsın
onu ancak sen ve kanatların
havada, güneşte, yabangülünde,
öylesine özgür ve öyle tatlısın ki
Juan Ramon Jimenez Fransisken lirinin tellerini
senin için okşar usul usul.






DÜŞÜMDE GÖRDÜM Kİ

Düşümde gördüm ki alıp götürüyorsun beni
beyaz bir patika üzeri
yemyeşil kırlar ortasında
mavi tepelere
dingin bir sabah vakti.

Hissettim ellerini ellerimde,
senin dost elini,
ve kız çocuğu sesin çaldı kulaklarımda
yeni bir çan gibi,
baharın şafağından
bakire bir çan gibi.
Ordaydılar, sesin ve ellerin,
düşümde, nasıl da gerçektiler!...
Sen yaşa, ey umut: Kim der ki
toprak aldı sinesine seni.






SAVAŞ

Kinden garazdan bir elle, ey canım İspanya
-Denizler arası, denize inen, enli lir-
Çizildi üstüne savaş bölgeleri bir bir,
En yığılı dağlar ovalar, siper her kaya.

Garaz bir fırtına, alçaklık bir toz bir duman
Dalmış öz meşeliklerine elinde balta
Senin altın salkımlarından şarap sıkmakta
Toprağının tohumudur kaldırdığı harman

Bir kez daha - bir kez daha! - Ey gamlı İspanya,
Nen varsa rüzgâr taşan, denizle yıkanır ya
Hıyanete kurban, tüm kırdı geçirdi fesat

Nen varsa kutsal kirletildi unutularak
Tüm ne kaldıysa arıtmış bağrında toprak
Sunuldu bir yağmaya, satıldı haraç mezat!



Alıntı

17/10/2008 | Kategori: Yabanci Sairler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

ALAIN BOSQUET

ALAIN BOSQUET hayatı ve şiirleri



1919 yılında Ukraynada doğdu.Babası Belçika kökenli olup iş nedeniyle Ukraynaya yerleşmiştir, annesi Odessalıdır. İlk adı Anatole Bist tir. Ailesiyle birlikte Bulgaristan, Belçika, Fransada yaşamış ve 1940 yılında Amerikaya göçmüşlerdir. Bir Fransız Yazarı ve Şairi olarak bilinsede henüz 1980 yılında Fransız vatandaşı olmuştur. 1951 den ölüm yılı olan 1998 e kadar Pariste yaşayan Alain Bosquet son zamanların en büyük yazın eleştirmenlerinden biri olarak bilinmektedir.Yaşar Kemal in yakın dostlarından biridir.






OZANIN AŞKI

Bir ozan seviyor sizi
dişi bir meşe olmak
hakkı tanıyor size
yüz tapınaklı bir ırmak
gezgin bir kuyrukluyıldız
bir ozan seviyor sizi
alıştırmak için sizi
kenar mahallelerine
siz olacak evrenin
bir ozan seviyor sizi
ve sorumlu tutuyor sizi
çok uzun bir sonsuzluktan
uysal tanlardan
uçan balıklı göllerden
bir ozan seviyor sizi
ve her şey izinli size
mutlu böcek
kutsalın kutsalı günah
bir ozan öldürüyor sizi
daha çok sevmek için
sizinle besleyeceği sözcükleri





TAN OLMAK

Tan olmak
kutsamak için tanı;
kuş olmak
hayran olmak için kuşa;
çimen olmak
yaraşmak için çimen yaşamına:
yitmekti sevmek
sevilende.
Yele oldum
(günaydın, kısrak!)
Taşyaprağı oldum,
(iyi akşamlar, gelincik!)
ve şu yassı çakıl
öteki çakılların arasında
dalgaların çarptığı.
Değişim,
artık değişmek istemiyorum:
seviyorum.
Aşk,
artık sevmek istemiyorum:
değişiyorum.





BEAUJON HASTANESİ

I
Göğsümde
bir tren devrildi.
Ben bir kazanım.
Bir lastik teker.
Şarkıların biraz
oksijen istedikleri
bu yaşlı yüreği sakinleştirmeye
yeter mi bir iğne?
Göğsümde bir demir yığını
bağımsız olmak istiyor.
II
Yüzüm yok benim:
bir grafik, yanan bir düğme,
ekranda bir zigzag.
Kan benim kanım değil,
bir şişeden geliyor,
bir tur atıyor ve kentin altında
üvezağaçlarının ortasında
bir kanaldan çekip gidiyor.
Anonimliği öğreniyorum.
Bir sayıyım ben.
Süngerim.
III
Evren bir yatak,
ovası var, plajı, tatlı tatlı
inleyen ırmağı var.
Buradakileri ziyaret ediyorum:
havlu, küvet,
kendisiyle tartıştığım şırınga
çünkü yaşam karmaşa, çünkü yaşam pıhtı.
Bazen bir örtü altında tir tir
bakım isteyen bir şiir
buluyorum.

Yatak, evrenim oluyor.
IV
Küçülmeyi öğrenmek gerek.
Dört duvar sarı
uzakta bir hastalık ateşi gibi
geniş alanım varken.
Pencere hiçliğe bakıyor,
gece korkuya.
Çıkarıp atıyorum ceketimi, ayakkabılarımı
ve on iki sözcüğe indiriyorum şu eski sözlüğü.
Giysi dolabı herhangi bir çocukluktan söz ediyor bana.
Tavandan biraz yaklaşmasını istiyorum.
Tek kola ihtiyacım var
ve yarım bir dize.
Bir saat sürüyor bir yüzyıl.
Siliyorum bir perşembeyi, pazarı, salıyı.
Tasarruf ediyorum yaşlılıktan.

V
Söyler misiniz, kimin kanıdır
damarlarımda dolaşan?
Cesaretiniz yok mu yanıtlamaya?
Laboratuar analizlerinden
yeterli bir sonuç çıkmıyor.
Ne şu adama ait bu kan
ne safkan ceylanlara,
ne de şafaktan önce
benim için toplanan yıldızlara.
Bir hemşire sır veriyor:
ÒDenizin kanı bu:
onca köpük, bir camgöz,
bir ada ve bir yığın esriklik!





BİLGİSAYAR

Jean Ghata'ya

Tıraş bıçakları ikiye bölüyorlar sözcüklerimizi.
Kimin ağzından çıkıyoruz? Evren, şafağın
sislerinde yitmiş bir Boeing.
Hiçbir şeyi sevmiyoruz bilgisayar çağında.
Yıldızların gebeliğini öngörmek yeterli.
Kapak mankeni kızlar geveze şairlere
randevu vermiyorlar artık. Anlamak isteyenler
dom dom kurşunu yiyecekler karınlarına.
Ruh, çok pahalı bir köpek: sandviç atılsın kendisine!
Özlem mühürlenmiş. Kuşkunun onuruna
sıkıntımızdan daha uzun metrajlı bir film çevireceğiz.
Kim boşaltacak karşılıksız gözlerimizi
bir banka gibi? Kutsal dağ hapını içiyor
ve hiç gebe kalmayacak.


Alıntı

17/10/2008 | Kategori: Yabanci Sairler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

EDGAR ALLAN POE-ŞİİRLERİ

ANNABELL LEE

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabell Lee
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabell Lee
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırlardı bizi

Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabell Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni

Mezarı ordadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi -
Evet - Bu yüzden (şahidimdir herkes
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece bulutunun rüzgarından
Üşüdü gitti Annabell Lee

Sevdadan yana, kim olursa olsun
Yaşça başça ileri
Geçemezdi ki bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabell Lee

Ay gelip ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabell Lee
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabell Lee
Orda gecelerim, uzanır beklerim
Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni

EDGAR ALLAN POE
Çeviri: Melih Cevdet Anday

----------------------------------------------------

LİMAN KIRINTILARI
 

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.
Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim...
Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm
Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor,
üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum;
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor, gidiyor, gidiyorum...

EDGAR ALLAN POE

 


17/10/2008 | Kategori: Yabanci Sairler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

PABLO NERUDA

PABLO NERUDA hayatı ve şiirleri



Bir makinistin oğlu olarak 1904 yılında Şili nin Parral kentinde doğmuştur. Esas ismi Neftali Ricardo Reyes Basalto dur. Daha sonraları Çek şair Jan Neruda'ya olan büyük sempatisinden dolayı Pablo Neruda ismini seçmiştir.Lise den sonra pedagoji okumuş, sonra çeşitli gazete ve konsolosluk görevlerinden sonra 1934-1936 yılları arasında Şili'nin Madrid konsolu olmuştur. İspanyada cumhuriyet için çabalarından dolayı o zamanın General Franco yönetimi tarafından yurtdışı edilmiş ve oradan 1943 yılına kadar Meksika konsolluğuna atanmıştır. 1945 yılında Şili Komunist partisi üyesi olmuş ve daha sonraları 1949.1952 yılları arasında Sovyetler Birliği ve Çin'de yaşamıştır. Aynı partiden senatör seçilen Neruda o yıllardaki baskı rejimi tarafından tutuklanacağı için belli bir süre avrupada sürgün hayatı yaşamış 1952 de tekrar Şili'ye dönmüştür. 1957 yılında Şili yazarlar birliği başkanlığına seçilmiş 1969 yılında Şili Başkanlığı için Komunist partisince aday gösterilmiştir.Fransa başkonsolosluğuda yapan Neruda 21. 10. 1971 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülünün sahibi olmuştur.1972 yılında tekrar Şili'ye dönüşünde coşkulu bir şekilde karşılanmış ama 11. 9. 1973 tarihinde Salvador Allendes in öldürülüp faşist Pinochet cuntasının hükümeti devirmesiyle Santiago daki evi yağmalanmış ve bu arada kansere yakalanmış olan Neruda 24. 9. 1973 tarihinde Santiago hastanesinde hayata veda etmiştir. Onun cenaze töreni Baskıcı cunta rejimine rağmen faşist teröre karşı büyük bir protesto yürüyüşüne dönüşmüştür.





Nazım'a Bir Göz Çelengi

Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
ne yapacağız şimdi?
Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada, uzakta.
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet
sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
yalnızım sensiz.
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
yüzünden yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde.

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için!
Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.



FEDERICO GARCIA
LORCA�YA YANIK ŞİİR


Issız bir evde,
Korkudan ağlayabilseydim;
Gözlerimi çıkarabilsem de,
Yiyebilseydim;
Senin sesin için yapardım
Bunları,
Yaşlı portakal ağacı sesin;
Senin şiirin için yapardım
Bunları,
Çığlık çığlığa fışkıran şiirin.
Baksana,
Maviye boyuyorlar hastaneleri,
Senin için;
Kıyıdaki kenar mahalleleri
Ve okullar,
Senin için büyüyorlar;
Tüy salıyorlar,
Yaralı melekler;
Pullar örtünüyor,
Düğün balıkları;
Deniz kestaneleri,
Göğe uçuyorlar;
Siyah tülleriyle terzi dükkanları:
Kanla doluyorlar, kaşıklarla,
Senin için;
Ve
Yutuyorlar,
Yırtılmış kurdeleleri;
Öz canlarına kıyıyorlar,
Öpüşe öpüşe;
Ve ak sadeler giyiniyorlar.
Bir şeftali ağacı
Giyinip de,
Kuş gibi seğirtirken sen;
Kasırga gibi fırıl fırıl,
Bir pirinç gülüşüyle gülerken;
Türküler çağırdığında;
Allak bullak ederken,
Atardamarlarını,
Dişlerini, gırtlağını,
Parmaklarını;
Vay ne şirindin,
Kahrolurdum ben
Kahrolurdum ben
Kızıl göller için:
Güz ortasında bir şahbaz at
Ve kana belenmiş bir tanrıyla,
Beraber yaşadığın.
Kahrolurdum ben,
Mezarlıklar için:
Gece, sesi kısılmış
Çanlar arasından,
Suyla, mezarlarla küllenmiş
Nehirler gibi geçen;
Nehirler:
Hasta asker koğuşları sanki,
Tıklım tıklım dolu;
Ve matem yağlı ölüme,
Çürük taçlı mermer şifreli ölüme,
Nehir nehir gelen ölüme doğru;
Birdenbire taşıveren nehirler.
Gece, ayakta, ağlaya ağlaya,
Boğulmuş çarmıhların geçişini
Seyrederken sen;
Kahrolurdum seni görmek için:
Bak,
Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun
Perperişan;
Garip kalmış köşelerde başın,
Durmaz ha, durmaz gözlerin
Ağlar yaşın yaşın.
Gece ve çıldırasıya yalnız,
Külleri ısıra ısıra;
Dumanı, gölgeyi, unutmayı:
Siyah bir huniyle yığabilseydim,
Trenlerin, gemilerin üstüne;
Filizlendiğin ağaç için,
Yapardım bunları,
Topladığın,
Yaldızlı su yuvaları için;
Sarmaşık için,
Yapardım bunları;
Gecenin sırrını sana ileterek,
Kemiklerini saran
Sarmaşık için.
Islak soğan kokusu gelen
Şehirlerden,
Seni bekliyorlar;
Boğuk bir sesle,
Şarkı söyleyerek
Geçesin diye.
Yeşil kırlangıçlar,
Saçlarının arasına yapıyorlar,
Yuvalarını;
Dilsiz sperma sandalları,
Peşin sıra geliyorlar;
Sümüklü böcekler, haftalar,
Yelkenleri düşürülmüş serenler,
Kirazlar da,
Dönüveriyorlar ossaat:
Gözükünce solgun başın,
On beş gözlü başın,
Al kan içindeki ağzın.
Şehrin otellerini,
İsle doldurabilseydim;
Hıçkıra hıçkıra,
Yok edebilseydim
Çalar saatları;
Ezik dudaklarıyla yaz ayı,
Evine nasıl gelecek,
Göreyim diye
Yapardım bunları;
Yığın yığın insanların,
Melil mahzun tantanalarıyla
Ülkelerin,
İşlemez sabanların,
Gelincik çiçeklerinin;
Mezar kazıcıların, süvarilerin,
Kanlı haritaların, gezegenlerin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
Küllerle örtülü dalgıçların,
Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş
Meryem Ana tasvirlerini
Sürüte sürüte gelen maskelerin;
Damarların, köklerin, hastanelerin,
Karıncaların, su gözelerinin,
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye;
Yapardım bunları.
İçine kapanmış atlının
Örümcekler arasında öldüğü
Bir yatakla,
Gecenin;
Kinden, dikenlerden bir gülün,
Sarıya çalan bir geminin,
Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin;
Evine nasıl geldiklerini
Göreyim diye:
Yapardım bunları.
Ben, Oliverio, Norah,
Vicente Aleixandre, Delia,
Maruca, Malva, Marina,
Maria Luisa, Larco, La Rubia,
Rafael Ugarte, Cotapos,
Rafael Alberti, Carlos,
Manolo Altolaguirre, Bebé,
Molinari, Rosales, Concha Méndez,
Ve daha da unuttuklarım;
Evine nasıl gelecektik,
Göreyim diye
Yapardım bunları.
Gel de taçlar takayım,
Gel, sağlık esenlik delikanlısı,
Gel, kelebek kıravatlı civan;
Sen ey,
Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi:
Pırıl pırıl insan;
Madem, geç vakitlere dek,
Kalınamıyor daha kayalıklarda;
Bari aramızda konuşalım,
Gel,
Şöylece bir, olduğumuz gibi;
Çiğ için olmadıktan sonra,
Şiirlerde n'olacak yani?
Bir ağu hançerin,
İçimize işlediği bu gece için
Olmadıktan sonra;
Şiirlerde n�olacak yani?
Bu tan kızıllığı için,
Olmadıktan sonra;
İnsanın vurulmuş yüreğinin,
Ölüme hazırlandığı,
Şu viran köşe için olmadıktan sonra
Şiirlerde n�olacak yani?
En çok gece, geceleyin:
Kıyamet gibi yıldızlardır,
Dolmuşlar hepten ırmağa;
Bir kurdele gibiler,
Fakir fukara dolu evlerin
Pencerelerindeki..

Bir ölen var,
Onların evlerinde;
Bürolarda, hastanelerde belki,
Belki asansör ve madenlerde,
İşlerinden oldular.
Onulur şey değil yaraları,
Yaratıklar,
Acı çekiyorlar.
Her yanda dert yanış,
Her yanda,
Vay şuymuş vay bu;
Pencereler,
Göz yaşıyla dolu,
Aşınmış eşikler,
Göz yaşından;
Yüklükler ıslak,
Bir dalga gibi
Halıları dişlemeye gelen
Göz yaşından,
Oysa ki yıldızlardır akar
Uçsuz bucaksız bir nehirde.
Federico,
Dünyayı görüyorsun.
Yolları görüyorsun,
Sirkeyi görüyorsun;
Birkaç ayrılıştan,
Taşlardan, raylardan gayrı,
Kimseciklerin kalmadığı,
Köşeden:
Duman ha deyince,
Zalim tekerleklerine;
Hoşça kalları görüyorsun,
İstasyonlardaki..

Her yanda, sorunlar koyuyorlar,
Çeşit çeşit insan var:
Kanlı bıçaklı kör var,
Öfkelisi, ümitsizi var,
Yoksul var, tırnak ağaçları var;
Şunun bunun sırtından,
Geçinmek sevdasıyla;
Harami var.

Hayat böyle, Federico,
Ey babayiğit,
Ey kara sevdalı adam.
Sana,
Dostluğumun sunabileceği şey
İşte bunlar..
Sen de epeyce şey biliyorsun
Şimdiden.
Yavaş yavaş, daha da,
Öğreneceklerin var.

(Türkçeye çeviren: Enver Gökce)





BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama

Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiğ gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. Uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana

Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. Öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

(Türkçeye çeviren: Sait Maden)




GÜZDE UNUTULMUŞ

Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli degil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma

Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü

Ne var, dediler bana Paris�in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu

Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.

Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.

Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar.

(Türkçeye çeviren: Hilmi Yavuz)




Amerika Sevdası



Takma saç ve üniforma
paltolardan önce
vardı ırmaklar, candamarları gibi ırmaklar,
aşınmış
dalgalarının tepelerinde kondor'un ve kar'ın
kımıltısızca durduğu sıradağlar
vardı:
nem ve yabanıl orman da bulunurdu, henüz
adı olmayan şimşek,
gezegenimsi bozkırlar.

İnsan topraktı, kaptı, titreyen bataklığın

gözkapağı, bir çeşit balçıktı,
Karaib maşrapası, Chibcha taşıydı,

sultan kupası ya da Arauco çakmaktaşıydı.
Genç ve acımasızdı, gene de
kanlı kristalden
yapılma silahının kabzasında basılıydı
dünyanın
başharfleri.
Onları
ansıyamadı sonraları hiçkimse: rüzgâr
unuttu
onları, toprağa gömüldü
suyun dili, yitirildi anahtarlar
ya da boğuldu
sessizlik ve kanda.

Yaşam yitirilmedi, çoban kardeşlerim.
Ama
yabanıl bir gül gibi
düştü kızıl bir damla ormana,
ve bir yerlambası
söndü.

Öykünün akışını anlatmak için buradayım.
Yaban öküzünün
barışından
dünyanın bir ucunda kırbaçlanan
sahillere dek, Antartik
ışığıyla toparlanmış
köpük yığınlarında ve bunaltan
karanlıklarda,
Venezuella sakinliğinin
dikkaya oyuklarında aradım
seni, babam benim,

karanlığın ve bakırın genç savaşçısı,
ya da seni, gelinlik bitki,
yatırılmaz saçörgüsü,
ana-timsah, metalik güvercin seni.

Ben,
dipçamurun gururlu İnkası
dokundum taşa ve dedim ki:
Kim
bekler
beni? Ve ezdim bir avuç
sırçayı parmaklarım arasında.
Gene de dolandım
durdum
zapoteka-çiçekleri arasında,
ve ışık bir geyik kadar yumuşaktı

ve gölge yeşilce bir gözkapağı.

Sen memleketim benim, adsız,
Amerikasız,
gündönümünün taçyaprağı, erguvan mızrak,
köklerimden sürünür
kokun tepeme dek,
boşalan kadehime dek, en taze söze dek,
henüz ağzımdan
doğmamış olana dek.

(Türkçeye çeviren: Ismail Aksoy)




Asma Çubuğu Ve Rüzgar



Bir şarkıcıyım ben,

Avrupa�nın bağlarında dolaştım;
Gezindim rüzgarlar altında.
Asya�nın
rüzgarı altında.
Yaşamlar içinde en iyisi
Yaşam bile,
Dünyanın tadı;

Ak pak barış bile;
Avareydi
Devşirdim
Evet devşirdim.


Başka toprakların
En iyisi
Yüceltti şarkısını dudağımda;

Bağların ortasında
Barışın ve rüzgarın özgürlüğü!

İnsanlar
nefret ediyor gibiydiler
Birbirleriyle.
Yine de aynı gece

Birbirlerinin üzerlerini
Örtüyorlardı.
Bizi uyandıran
Tek ışık

Dünyanın ışığıydı bu!
Evlerine girdim,
Yemek yiyorlardı masalarında;

Fabrikadan çıkmıştılar,
Gülüşüp ya da ağlaşıyorlardı.
Ve de

Hepsi birbirine benziyordu.
Ve hepsi de
Gözlerini ışığa
çeviriyorlardı
Yollarını arıyordu hepsi de.

Hepsinin bir ağzı vardı

Türkü çağırıyorlardı,
Türkü çağırıyorlardı
İlkbahara dönük!


Hepsi.

İşte rüzgarda
Bağ çubuklarının arasında
En iyi
insanları devşirdim
Şimdiyse dinlemeniz gerek beni





Aşk


Bunca gün, ah, bunca gün

görmeyi seni böyle kırılgan, böyle yakın,
nasıl öderim, neyle öderim?


Uyandı kana susamış
ilkbaharı koruların,
çıkıyor tilkiler
inlerinden
çiylerini içiyor yılanlar,
ve ben gidiyorum seninle
yapraklarda
çamlar ve sessizlik arasında,
sorarark kendime nasıl, ne
zaman
ödeyeceğim diye şu bahtımı

Bütün gördüklerim içinde
yalnız
sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep
dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum
uykudaki görüntünden

Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum
nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak,
severek seni,
aşk tabiatımdır benim

Her ikindi daha da hoşuma
gidiyorsun.

Nerde o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin

Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli
duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından
uçan.

Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var
ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,

bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş
kadar ölçüsüz.





Bayraklar Nasıl Doğar



Bayraklarımız her zaman böyle
doğmuştur.
Halk işlemiştir onları
Tüm sevgisiyle
Onun parçalarını
dikmiştir
Bütün yoksulluğuyla
Ve yıldızı çivilemiştir
Canı gönülden

Gökte ya da gömlekte vatanın yıldızı için
Bir mavi kesmiştir
Ve
damla damla
Kırmızı doğmuştur

(Türkçeye çeviren: Enver Gökce)




Buğdayın Türküsü



Halkım ben, parmakla sayılmayan

Sesimde pırıl pırıl bir güç var
Karanlıkta boy atmaya
Sessizliği
aşmaya yarayan

Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar
yeniden
Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl
filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle

Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız, yeniden doğarız
ölümlerde.

(Türkçeye çeviren: Hilmi Yavuz)




Görkemli ölüm çağırdı
beni bir çok kez



Görkemli ölüm çağırdı beni bir
çok kez:
dalgalardaki görünmez tuzdu O,
ve farkedilmez tadındaki yayılan
şey
uçurum ve doruğun parçaları gibiydi
ya da rüzgâr ve yağmurdan
kocaman evlerdi.

Demir grisi bu yumurtaya geldim, havanın

ensizliğine, tarımın ve kayanın ölü şebnemine,
yıldızsızlığın son
basamağına,
başdöndürücü bu helezon yola:
ama sen, yayılmış deniz, ey
ölüm! yaklaşmıyorum
sana her bir dalganda,
ne ki gecesel açıklığın
dörtnalası
ya da gecenin bütün toplamı gibi geliyorum.

Hiç
yeltenmedin ceplerimizi karıştırmaya, senin varışın
ancak
kızılın en
güzel giyitinde olasıdır:
kuşatılmış sessizliğin sabahkızılı halısında:

gözyaşlarının gömülü büyük vasiyetnâmesinde.

Her insanda bir ağaç
sevemedim
omuzlarındaki küçük ilkbaharlarıyla (bin yaprağın
ölümü) ,
bütün sahte ve topraksız ölümler,
uçurumsuz yeniden dirilmeler:
yüzmek
isterdim o engin hayatta,
o geniş deltalarda,
ve kaynak tazesi ellerimin
avutulmaz hayatsızlığını
dolanmaması için yolu ve kapıyı kapattığında,

ve azar azar yadsıdığında beni insan
ve dolandığımda caddeden caddeye,
ırmaktan ırmağa,
kentten kente, yataktan yatağa,
ve tuz maskelerim
dolandırıp durduğunda çorak toprakta,
ve en son alçakgönüllü lambasız
evlerde, ateşsiz,
ekmeksiz, taşsız, rahat yüzü görmeden,
yapayalnız
kıvrıldım ölürcesine kendi ölümümün
içlerine doğru.

(Türkçeye çeviren: Ismail Aksoy)




İnsan ve toprak
birleşir



Araukanya, dalgalanan meşe dalı,

ey acımasız memleket, esmer sevgili,
sen yalnızlığın yağmur yüklü
ülkesi:
sadece mineral boğazdın sen,
kömürden eller, yumrukların

alışmış kayaları parçalamaya;
Anayurt, sen katılığın barışıydın,
ve
omuzların isyandı senin,
çiy'den görünüş, yatıştırılamaz rüzgâr.


Benim Araukanya'lı atalarım taşımadı
ışıklı tüyden miğferleri,

gelinlik bitkilerde soluklanmadılar,
altın'ı eğirmediler papaz için,

taş ve ağaçtı onlar,
fırtınanın kırbaçladığı kayalık uçurumun kökleri,

mızrağa benzeyen yapraklardı onlar,
savaşçı metalden yapılmış kafalar.

Atalar, nerdeyse irkilmediniz
dörtnal seslerinden, ve dağların
şakaklarına
henüz varmamıştı
Araukanya şimşeği.
Taştan gölgeye
dönüştü atalar,

Ormanla birlikte kaynaştı, doğanın
karanlığıyla
birlikte, buzun şimşeği oldular,
toprak ve akdikenden bir katılık oldular,

ve böylelikle beklediler yılmaz
yalnızlığın dibinde:
kızıl bir
ağaçtı biri gözlemede,
başka biri dinledi sağır bir metal gibi,
bir
başkası bir rüzgâr çarpmasıydı ve delip geçen sesti,
patikanın renklerine
sahipti başka biri.

Anayurt, kardan gemi,
dayanıklı yaprak,
orda
doğdun işte, senin insanın
topraktan bayrağını istediğinde,
toprak ve
hava ve taş ve yağmur,
yaprak, kök, koku ve uluma
sardığında oğulu
kundağa bir poncho gibi,
sevdi ve korudu onu.
İşte böyle doğdu ortak
anayurt:
kavgadan önceki birlik.

(Türkçeye çeviren: Ismail Aksoy)




Kuşlar gelir



Herşey kaçış içerisindeydi
toprağımızda.
Kanı nasıl emerse tüy
öylesine emiyordu kardinaller de
kanı
Anahuac'ın şafağından.
Tukan parlatılmış yemişlerin
mucizevi
koruyucusuydu,
yıldırımların ilk kıvılcımlarını
saklayan arıkuşuydu

ve kıvılcımların küçük ateşi
kımıltısız havada yalazlandı.

Yeşil
altın külçeleri kadar
usulca akan kütlenin aksırığı
yükseldi taşkın
bataklığın üstünde,
azametli papağanlar doldurdu
sararmış yaprakların
esrarını,
ve yusyuvarlak gözlerinde
mineraller kadar eski
sarı bir
halka baktı durdu.

Gökyüzünün bütün kartalları
o kimsenin oturmadığı
mavide
saygı gösterdi kanlı akrabalarına;
ve yırtıcı kanatlarıyla

uçtu geçti dünya üzerinden
kondor, katillerin kralı
yalnız keşişi
gökyüzünün
siyah muskası kar'ın
fırtınası şahin avının.


Hornero-kuşu'nun yapı sanatı
mis kokulu balçıktan,
sesli küçük
mizansenlerle
dansetti şarkısıyla.

Atajacamino kuşu kopardı

rutubetli çığlığını
derin göletlerin kıyısından.
Araukanya'lı
orman-güvercini pürüzlü
yuvalar kurdu, çelik mavisi
yumurtasının kralsı
armağanını
bıraktığı ıssızlığa.

Güney'in loica'sı, sonbaharın

mis kokulu, tatlı marangoz kızı
gösterdi kıpkızıl yıldızlarla

süslenmiş göğsünü,
ve Antartik chingolo'su
havaya kaldırdı, demincek

suyun sonsuzluğundan aldığı flütünü.

Ama bir nilüfer gibi nemli,

gül renkli katedral kapılarını vurdu
telliturna geniş ağzında
ve
uçtu gitti sabah-kızıllığı gibi
sıcak ormandan çok uzağa,
birdenbire
uyanan, devinen ve sonra
sıvışan ve parıldayan ve kızoğlankız sıcaklığını

uçsun diye bırakan quetzal-kuşu'nun
mücevherlerinin asılı olduğu yere
doğru.

Bir deniz-dağı uçuyor
adalara doğru, kuşlardan
bir ay
Peru'nun mayalanmış
adalarına kanat çırpıyor.
Yaşayan bir gölge akımı
bu,
titreyen, kuyruklu bir yıldız bu,
küçücük ve sayısız yürekten
yapılmış,
uçuyor adalardenizine doğru,
karartarak dünyanın güneşini

donuk duvaklı bir yıldız gibi.

Ve orada, isyâncı denizin bitiminde,

okyanusun yağmurunda,
yükseltir albatros tuzdan düzenekler
gibi
kanatlarını
ve çeker gider sessizlikte
kudurgun boraların

hiyerarşisinde
yalnızlıkların huzuru arasında.

(Türkçeye çeviren: Ismail Aksoy)




Matilde'ye Sone



Seni sevdiğimi göreceksin
sevmediğim zaman,
çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.
Bir sözcük
sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateş de pay alır kendine soğuktan.


Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,
sana olan sevgimi
sonsuzlaştıracak
bir yolculuğa yeniden başlamak için:
bu yüzden şimdilik
sevmiyorum seni.

Sanki ellerindeymiş gibi mutluluğun
ve hüzün dolu
belirsiz bir yarının anahtarları
hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni.


Sevgimin iki canı var seni sevmeye.
Bu yüzden sevmezken seviyorum
seni
ve bu yüzden severken seviyorum seni.

(Türkçeye çeviren: Hilmi Yavuz)




Oğulları Ölen Analara
Türkü



Onlar ölmediler yok,
Ateş
fitilleri gibi:
Dimdik ayakta,
Barut ortasındalar!

Karıştı,
bakır tenli
Çayır çimene,
Karıştı,
O canım hayalleri:
Zırhlı bir
rüzgâr,
Perdesi gibi;
Bir set gibi:
Kızgın çehreli,
Göğüs gibi:

Göğün görünmez göğsü gibi!

Analar, onlar ayakta
Buğday
içindeler, onlar,
Yücelerden yüce dururlar:
Dünyayı doruktan seyreden,

Bir öğle güneşi gibi.
Bir çan darbeleri gibi,
Onlar.
Ölmüş
gövdeler arasında,
Zaferi çekiçleyen bir ses gibi
Onlar,
Kara bir
ses gibi.
Ey canevinden vurulmuş,
Toz duman olmuş bacılar!
İnanın
oğullarınıza.
Kök oldu onlar,
Sade kök:
Kan suratlı,
Taşlar
altında.
Karışmadı toprağa,
Dağılmış kemikçikleri.
Ağızları ısırır
hala,
Kuru barutu;
Ve demir bir okyanus gibi,
Titreşirler hâlâ.

Ben ölmedim, der,
Yumrukları;
Yukarı kalkık yumrukları,
Daha.


Bunca yere düşmüşlerden,
Yenilmez bir hayat doğar:
Bir tek beden
olur,
Analar, bayraklar, çocuklar,
Hayat gibi canlı tek bir beden;

Bir yüz bekler karanlıkları,
Ölü gözleriyle,
Kılıcı dopdolu,

Dünya ümitlerinden.

Dursun,

Dursun yas esvaplarınız.

Yığın derleyin,
Gözyaşlarınızı;
Bir metal oluncaya kadar:

Bununla vuracağız,
Gündüz gece;
Bununla çiğneyeceğiz,
Gündüz
gece;
Bununla tüküreceğiz
Gündüz gece
Kin kapılarını,
Kırıncaya
kadar.

Oğullarınızı bilirdim,
Unutmadım acılarınızı.
Ölümleriyle
nasıl kıvandıysam,
Hayatlarıyla da öyleyimdir.
Onların gülüşleridir:

Karanlık atölyeleri ışıtan.
Her gün metroda, yanıbaşımda:
Onların
ayak sesleridir,
Çın çın.
Akdeniz portakallarında,
Güney ağları
içinde;
Yapılarda,
Basımevi mürekkeplerinde;
Kalplerini tutuşur
gördüm onların,
Güçle, yangınla.

Ben de sizler gibiyim, analar.

Benim kalbim de yas dolu, ölüm dolu.
Gülüşlerinizi öldüren kanla,

Serpilip gelişmiş;
Bir orman gibidir kalbim.
Günlerin kahredici
yalnızlığı,
Uyanışın sisli öfkeleri
Girmiştir içine.

Susamış
sırtlanları,
Bitip tükenmez ürmeleriyle
Afrika'dan gürleyen hayvan
sesini;
Öfkeyi, iniltileri, hoş görmeleri,
Bırakın, bir yana bırakın.

Ölümün ve tasanın
Çemberinden geçmiş analar,
Doğan ulu günün
ortasına bakın:
Bu topraktan güler ölüleriniz.
Kalkık yumrukları titrer,

Buğdayın üstünde,
Bilesiniz.

(Türkçeye çeviren: Enver Gökce)




Ölüm


I
Dünyaya birçok kez
gelmişim
Yok olmuş yıldızların dibinden
Ellerimde tuttuğum

Ölümsüzlük bağlarını dokuyarak
Şimdi öleceğim yeniden
Vücudumu örten
toprağa sarınarak!

II
Ne papazların sattığı
Gökyüzünden bir
parça aldım.
Ne de tembel zenginler için
Metafizikçilerin,
Düzüp
koştuğu, karanlıklardan.

III
Ölüm içinde yoksullarla bir olmak
istiyorum
Göğü elinde tutanların kamçıladığı
İnceleme yeteneği
olmayanlarla!
Şimdiyse ölüme hazırım
Beni saran bir elbise gibi

Sevdiğim renkten
Boyu posuma tıpatıp; uygun
Ve benim için gerekli
olan
Beni saran bir elbise gibi!

(Türkçeye çeviren: Enver Gökce)




Şimdi de Küba



Ve o zamandan beri kan ve kül
aktı.

O zamandan beri yalnız kaldı palmiyeler.

Küba, aşkımsın
sen benim, işkence tezgâhına
bağladılar seni,
bozdular yüzünün
güzelliğini,
solgun altın bacaklarını ayırdılar birbirinden,
narla
ezdiler cinselliğini,
delik deşik ettiler seni bıçaklarla,
paramparça
ettiler, yakıp kavurdular seni.

Şirinliğin vadisi arasından
geldi
cellâtlar,
ve sis içindeki yüksek platolarda
kayboldu oğullarının zırh
bitkisi.
Gene de teker teker götürüldü onlar,
öldürülmek için orada,

işkence içinde paramparça edilmek için,
ayaktopuklarının altından kayan

yumuşak çiçektopraklarından yoksun.

Küba, aşkımsın sen benim, hangi
ateşli ürperiş
sarstı seni bir dalga köpüğünden ötekine,
sen temizliğin
kendisi olana dek,
yalnızlık ve ıssızlık, sıklık oluncaya dek,
ve
yengeçler kapışıyorlar
oğullarının kemiklerini.

(Türkçeye çeviren: Ismail Aksoy)




Unutmak Yok



Bunca zamandır nerede olduğumu
soracak olursan
'Oldu birşeyler' demeliyim
oturmalıyım bir taşa

kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını
bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da
çığlığını kızkardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle
kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?


Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık
şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu
kalbimi.

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de
anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır
gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün
karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.

İşte menekşeler
ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün

açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:

Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt
vereceğimi bilmiyorum.

O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl
güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar
çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak
istediklerim.



-Alıntı-

16/10/2008 | Kategori: Yabanci Sairler | Yorum ( yok ) Yorum yaz! Baglanti

<<Önceki Sayfa |1/2|

Bağlantılar

<