
b
Web Stats
19 Ağustos 1281/1864 tarihinde İstanbul'da doğdu. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa'nın oğlu olan Hüseyin Rahmi, üç yaşında iken annesinin ölümü üzerine Girit'te bulunan babasının yanına gönderildi. İlkokula başladı ancak babasının evlenmesi üzerine altı yaşında tekrar İstanbul'a anneannesinin yanına gönderildi ve eğitimine burada devam etti. Yakubağa mektebi, Mahmudiye Rüşdiyesi ve idadide okuyan Hüseyin Rahmi, tarihçi Abdurrahman Şeref Bey'in himayesiyle Mekteb-i Mülkiye'ye girdi (1878). Okulun ikinci sınıfında iken ciddi bir hastalık geçiren Hüseyin Rahmi buradaki öğrenimini yarıda bıraktı (1880). Kısa bir süre, Adliye Nezareti Ceza Kalemi'nde memur, Ticaret Mahkemesi'nde Azâ Mülazımı olarak çalışan Hüseyin Rahmi hayatını kalemiyle kazanmaya çalıştı.
1887'de Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başlayan Hüseyin Rahmi, ardından İkdam ve Sabah gazetelerinde mütercim ve muharrir olarak çalıştı. İkinci Meşrutiyet döneminde 37 sayı süren "Boşboğaz ve Güllâbi" adlı bir gazete çıkardı. İbrahim Hilmi Bey ile birlikte çıkardığı "Millet" gazetesi de uzun ömürlü olmadı. Bundan sonra çalışmalarını İkdam, Söz, Zaman, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerine neşretti. 5. ve 6. dönemlerde Kütahya milletvekili olan Hüseyin Rahmi, ömrünün son otuzbir yılını geçirdiği Heybeliada'daki köşkünde 8 Mart 1944 tarihinde öldü ve oradaki Abbas Paşa mezarlığına defnedildi. En feminist Türk erkek yazarıdır.Hayatı boyunca hiç evlenmemiştir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar eserlerinde eski İstanbul hayatını son derece canlı tasvirlerle ve kıvrak bir üslupla hikayeleştirir. Hikaye, oyun ve roman türündeki eserlerinin sayısı 54'tür. Eserlerinden bazıları;
Hüseyin Rahmi Gürpınar,eserlerinde 19 ve 20. yüzyılı gerçekçi ve yalın bir dil kullanarak betimlemişti. Bundan dolayı halk tarafından sevilen bir yazar oldu
(Alıntı).
29/4/2008 | Kategori:
Yazin Turleri
|
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Baglanti
Fabl (fable):
Düzyazı ya da şiir biçiminde, ders vermek amacıyla kaleme alınmış kısa anlatı. Kişiler genellikle insane olmayan yaratıklar ya da cansız nesnelerdir. Yazınsal fablın belirleyici özelliği, insanların hayvanlar yoluyla anlatılmasıdır; bu özelliğiyle yazınsal fabl, ilkel hayvanların günümüzde de yaratmaya devam ettikleri fabllardan ayrılır. Bu tür, büyük olasılıkla Yunanistan’da doğdu; ilk fabl derlemesi Ezop’a atfedilmiştir. (İ.Ö. VI. yy.) Hint fabllarının ünlü bir derlemesi İ.S. 300 yılında, büyük olasılıkla Sanskritçe yazılmış Bidpai’dir. Bu türde dünyanın en büyük ustası olarak tanınan La Fontaine, öykülerinin çoğunu Ezop’tan ve Phaedrus’tan alıp kendi şiir diline çevirmiştir.
Fabl, kahramanları genellikle hayvanlar olan, içinde hep bir ders bulunan masallardır. Bu masalların çoğunun sonunda ya da içinde okura bir özlü sözle verilen ders bulunur: "İşte bu da ona bir ders olmuş, bir daha kimseyi kandırmamış," ya da, "Uşaklar ilk efendilerinin değerini sonrakilerin eline düştükten sonra anlamışlar," gibi...
Fabl masalları, kulaktan kulağa yayılarak sözlü anlatım döneminin edebiyat ürünleri olarak insanlık tarihinde yerini almış ve basit, kolay, ahlak ilkelerini öğretme işlevini yüklenmişlerdir. Hatta ünlü bir Latin şairi Pehedre (Fedr) fabl için, "Bu masallar insanların kusurlarını düzeltmek için anlatılmalı ve yazılmalıdır," demiştir.
***
Fabl’ların ilk kez Hindistan’dan çıktığı ve ilk fabl masallarının da "Pançatandra Masalları" olduğu söylenir. Bu kitabın önsözüne bakıldığında, kitabın yazarının, "Mehapur" hükümdarının, üç tembel çocuğunu eğitmek için tuttuğu "Vişnu- Sarma" adlı bir öğretmen olduğu belirtilir.
***
Ayrıca Hindistan’da Beydaba, Batı’da Ezop ve Lafonten ünlü fabl ustalarıdır. Bu masalların hepsi genellikle yetişkinler için yazılmış, daha sonra da çocukların dünyasında kendilerine geniş bir yer edinmişlerdir. Şiir ve düzyazı biçiminde yazılmış olmaları ve çocukların kolayca ezberlemeleri de onları hep diri tutmuştur.
***
Bir tür küçük öyküdür. Olaya dayalı bir anlatımı vardır. Hayattan alınan küçücükkesitler, hayvanlar ya da bitkiler arasında geçmiş gibi anlatılır. Bugün daha çok çocuk edebiyatında yer alan fabllerin, toplumu eğitici; örneklendirme ile kötü davranışlardan caydırıcı özelliği ile eskiden büyükleri eğitmede de anlatıldığı sanılmaktadır.
Fabllerde soyut konular, olay plânıyla hem somutlaştırılarak hem de hareket kazandırılarak işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasında geçen iyi-kötü, cesur-korkak, dürüst-ikiyüzlü, gözü tok-aç gözlü... vb. çatışmalar; bu niteliklerinyakıştırıldığı hayvan kahramanlar arasında geçmiş gibi gösterilir.Fablin de dört ögesi vardır; kişiler, olay, zaman, yer.
� Kişiler: Fablin konusu olan olay, kişileştirilmiş en az iki hayvanın başındangeçer. Bunlardan biri iyi ahlâklı bir tipi, diğeri kötü ahlâklı bir tipi canlandırır.Fablde ikinci derecede kişiler çok azdır, bazen yoktur. Kişi betimlemesi yoktur.Kahramanlar arasında tilki varsa biz onu kurnaz insan yerine koyarız; arslanvarsa cesaretine güvenen biri yerine koyarız. Kısa olay bile bütün yönleriyle değil, yalnızca fable konu olan yönüyle tanımlanır. Derinlemesine duygu çözüm lemelerine yer verilmez.Fabllerde bir de anlatıcı kişi vardır. Bu kişinin de betimlemesi yapılmaz, cinsiyeti verilmez. Anlatıcıkahramanlarıizler, dersini alır. Böylece dinleyen ile ay-
nı görüşü paylaşır.
� Olay: Fablin konusu insan başına gelebilecek her hangi bir olaydır. Olay,kahramanın eyleme dönüşmüşbeğenme, istek, özlem, öfke, korku... gibi tutkuya dönüşmüş duygularından doğar. Fablin gövdesini bir olay oluşturur, asılönemli olan fablin anlatılışnedenidir. Buna "ders" denir. Fabl plânıdört bölümdür: Serim, düğüm, çözüm, öğüt.
Serim: Olayın türüne, çıkarılacak derse göre kişileştirilmiş hayvanlar veçevre tanıtımının yapıldığı bölümdür.
Düğüm: Olay o çevrede verilmek istenen derse göre gelişir. Kısa ve sıkkonuşmalar vardır. Hemen birkaç konuşma ile olay düğümlenirÇözüm: Olay beklenmedik bir sonuçla biter. Fablin en kısa bölümüdür.
Öğüt: Ana fikir bu bölümde öğüt niteliğinde verilir. Bu bölüm kimi zaman başta, kimi zaman sondadır. Kimi zaman da sonuç okuyucuya bırakılır.
� Yer: Tasvir yapılmaz fakat çevre çok iyi verilmelidir: Orman, göl kenarı,yol... gibi. Olayın geçtiği yer olayla birlikte değişebilir.
� Zaman: Her olay gibi fabldeki olay da bir zaman diliminde geçer. Kronolojik zaman kullanılır.
Fabl örneği:
Keçi Can PazarındaKeçiciğin aklıbir karışhavada ya, sürüsünü bir yana bırakmış, bir başına otlaya otlaya çekipgitmiş. Hain koca kurt, kaçırır mı; hemen görmüş keçiciği:
"Heh, işte ağzıma lâyık bir lokma. Yaşasın!" demiş.
Keçicik, bakmış can pazarı. Hiç kurtuluş murtuluş yok:
"Eh, n'apalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt ." demiş. "Madem ölüm ka-
pıya geldi, bari bana biraz kaval çal ki, neşeleneyim, kendimi unutup öyle öleyim.."Kurt, "Son isteği zavallının... "demiş, bulmuşbir kaval, füyt füüyt çalmaya başlamış. Kurtçalmış, keçicik, oynamış. Derken ötelerden kaval sesini alan köpekler koşturmuşlar; gelmişler, kurdu önlerine düşürüp bir güzel kovalamışlar. Kaçmadan önce, kurt, durumu anlayıpoyuna geldiğini sezinlemiş:
"Suç sende değil bende. Neme gerekti benim kaval çalmak, neme gerekti bana köçekli kur-
ban!" demiş.
Zamansız bir işe kalkışmanın sonu budur. Ölçmeli, biçmeli adımınıona göre atmalı. Tersi ol-
du mu, işte böyle Dİmyat'a pirince giderken evdeki bulgurundan olur.
(Aisopos, Ezop Masalları, Tarık DursunK. Mayıs 1981.)
23/4/2008 | Kategori:
Yazin Turleri
|
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Baglanti
|
Nurullah Ataç(Biyografisi) (1898-1957), Türk edebiyatında modern anlamda deneme türünde ürün veren ilk yazar ve eleştirmendir. Dergâh dergisinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla edebiyat dünyasına giren Ataç, çeviri, deneme ve eleştirileriyle Cumhuriyet dönemine damgasını vurmuştur. Yeni bir kültür ve dil arayışı içinde, kendi türettiği sözcükleri, devrik tümceleri ve kendine özgü biçemiyle dili bir uygarlık sorunu olarak ele almış; Batılılaşma, Divan şiiri, yeni şiir, eleştiri gibi çeşitli konularda, kişisel yönü ağır basan yazılarındaki kuşkucu ve cesur tavrıyla pek çok genç yazarı da etkilemiştir. Elliye yakın çeviri yapan Nurullah Ataç'ın yazıları şu yapıtlarda toplanmıştır: Günlerin Getirdiği (1946), Sözden Söze (1952), Karalama Defteri (1953), Ararken (1954), Diyelim (1954), Söz Arasında (ös 1957), Okuruma Mektuplar (ös 1958), Prospero ile Caliban (ös 1961), Söyleşiler (ös 1964), Günce I -II (ös 1972), Dergilerde (ös 1980). |
|
Nurullah Ataç(DİLİMİZ HAKKINDA DÜŞÜNCELERİ)
Dilimiz, konuşma dilimizden çok yazı dilimiz, yıllardan beri, yüzyılı aşkın bir zamandan beri durmadan değişiyor. Değişmesini bir dileyen oldu bir buyuran oldu diye değil, değişmesi gerektiği için, değiştirmek zorunda olduğumuzdan, içimizden duyduğumuz için değişiyor. Elimizdeki dille, dünden kalan dille, istediğimizi söyleyemediğimiz, istediğimiz gibi söyleyemediğimiz için değişiyor. Bu değişme, bir bakıyorsunuz hızlanıyor, çok kimseleri şaşırtacak, başlarını döndürecek kadar hızlanıyor; bir bakıyorsunuz ağırlaşıyor, artık duracak sanıyorsunuz. Ama durmuyor. Durdurmak kimsenin elinde değil; durdurabilsek, çoktan durduracaktık. Yazarlarımızın çoğu ta başlangıçtan beri, bu değişmeye sinirleniyor, bu değişmeyi istemiyor. Kimi öfkelenip bağırıyor. Sonra öfkeleneni de, eğlenip alay edeni de değişmeye uyuyor, dilini değiştiriyor, bir gün önce istemediği yeni dille yazıyor.
Türkçe'de, yazı dilimizden Arap dilinin, Fars dilinin kurallarına göre kurulmuş isim, sıfat takımlarının, nasıl kaldırıldığını bir düşünün. Yazarlarımız, en ünlü yazarlarımız, karşı koymak için neler yapmadılar! "Terkipler kalkarsa Türkçe yazı yazılamaz... Dilimiz çirkinleşir..." dediler:
Genç Kalemciler'e ters baktılar, saldırdılar. Genç Kalemciler'e yenildi, bozuldu, ezildi sandık. Bir de baktık ki onların dediği oluvermiş, terkipler ortadan kalkıvermiş. Dilimize bir güzellik verdikleri söylenen o terkipler bize bir çirkin görünüverdi!
O kelimeleri atacak olursak birbirimizle anlaşamıyacakmışız; yeni kelimeler uydurma imiş, kimse bilmiyormuş. Doğrusu, biz eski kelimeleri bilmiyoruz da asıl yeni kelimeleri biliyor, asıl onları anlıyoruz. Bunu görmek istemiyorlar.
Yazarlarımızın çoğunun yeni dile karşı koymaya kalkmalarının dil için de, o yazarlar için de büyük bir kötülüğü oluyor. Dil için de kötülüğü oluyor, çünkü yeni dil, yazarların, yani kendisini asıl kullanacak kimselerin payı olmadan kuruluyor; bu yüzden birtakım zevksizliklerin önüne geçilemiyor. Yazarlarımız için kötü oluyor, çünkü yarın onlar küçük düşecekler. Bu dili ister istemez kullanacaklar, daha doğrusu isteyerek, ötedenberi istediklerini sanarak kullanacaklar.
Bunun böyle olacağına hiç şüphemiz yok. Çünkü bu iş şunun bunun istemesiyle, buyurmasıyla olmuyor; bu iş yüz yıldan beri bütün ulusun buyurmasıyla oluyor. Türk topluluğu yeni bir dil arıyor, istediğini istediği gibi söyleyecek, kafa dili olabilecek bir dil arıyor. Yazarların buna karşı koymaları değil, bunu anlayıp o dilin kurulmasına çalışmaları gerekir.(alıntı)
Nurullah Ataç Doğru ile Yalan Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekmiş... Peki ama, bir doğruyu söylemek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?... Bu yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş... Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına inanmıyoruz demektir; bunun için "kutsal yalan" sözü bir şeyin hem köşeli hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor. Birtakım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik (aristocratie) -aristokrat- düşüncenin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!... Öyledir kişioğlu: kendisi için ille birtakım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı, aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi... Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır. "Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur." diyen kimse, öğrendiği anladığı doğrulara layık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: Bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. Ancak kendisini düşünür, büyük görmek için bir yol arar. Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir. |
Düşe Çağrı
Severim gerçekçi edebiyatı. Bu yaşa değin en çok onun ürünlerini, o yolda yazılmış hikayeleri, romanları, hep o çığırı öven denemeleri, eleştirmeleri okudum. Bir hikayede, bir romanda anlatılanların, gerçekte olanlara benzememesi, çok kimseler gibi benim için de büyük bir suçtur. Peri masallarından, dev masallarından çocukluğumda bile pek hoşlanmadım. Olmayacak şeyler, benzerleri görülmeyecek insanlar anlatan hikayeler arasında beğendiklerim yoktur demeyeceğim, ama onlarda da gerçeği aradım: "Bütün bunlar gene bir doğruyu söylüyor, ancak yazar gerçeği bir düşle örtmüş, kaldırın o örtüyü, arasından bakın, gerçeğin ta kendisini, çırılçıplak doğruyu bulursunuz" diye düşünürüm.
Bunun içindir ki bugünkü yazarlarımızın çoğunun gerçekçiliğe özenmelerine göneniyorum. Bize hayatı anlatıyor, her gün gördüğümüz insanları tanıtıyorlar, okurlara çevrelerindekilerin de kendileri gibi düşünen, duyan, dertler çeken birer varlık olduğunu sezdiriyorlar. İnsanoğlu, çoğu bencildir, yalnız kendiyle ilgilenir, kendi kendisiyle uğraşır da başkalarının gerçekliğini kavrayamaz. Benliğimiz içine kapanır kalırız. Bu kabuğu dışarıya değinmemize, yani temas etmemize bırakmayan bu benlik kabuğunu ancak edebiyat, gerçekçi edebiyat kırabilir. Hani şiir okumayı, hikaye okumayı boş bir iş sayıp da kendilerine yakıştıramayan kimseler vardır, siz onlar arasında başkalarını anlayan, başkalarının dertlerine, kaygılarına ortak olan birini gördünüz mü hiç?... Onu ancak edebiyat aşılar. Batılıların edebiyata "humanites" yani "insanlıklar", kişiye insanlığı, insanca duyguları, düşünceleri aşılayan bilgiler ne denli gerçekçi olursa bu ödevini o denli iyi başarır.
Evet, severim gerçekçi edebiyatı, gerçekçi sanatı, bütün çığırlar arasında onun en üstün olduğuna inanırım. Ama düşünüyorum da: "bizi alıp düşler acununa götüren bir edebiyat da gerekli değil mi?" diyorum. Bu günün birçok yazarları sanatın toplumsal görevi üzerinde türlü türlü sözler söylüyorlar. Okurları düşler acununa alıp götürmek de edebiyatın toplumdaki görevlerinden biri değil midir? Biz gerçek içinde yaşıyoruz, duvarlarını yıkıp aşamadığımız bir gerçek içinde. Onun da güzellikleri var elbette ama pek alıştığımız için göremiyoruz, tadamıyoruz o güzellikleri. Edebiyat, sanat bize o güzellikleri sezdirsin. Madame Rachilde'in (Madam Raşild) "Güneş satıcısı"nı "Le Vendeur du Soleil" (Lö Vandör dü Soley) bir türlü unutamam, çok anlattım onu okurlarıma, bir kez daha anlatayım:
Paris'in bir köprüsü üzerinde bir satıcı, bağırıyor, dil döküyor, sattığı nesnenin eşsiz güzelliklerini anlatıyor. Başına toplananlar merakla bekliyorlar: nedir acaba o adamın sattığı? En sonunda söylüyor: "Size güneş, her gün gözlerinizin önünde duran, ama sizin bakmadığınız, güzelliğini göremediğiniz güneşi satıyorum. Bakın; bakın! Sizin bütün hülyalarınızdan güzel değil mi?" Dinleyenlerin çoğu omuzlarını silkip gidiyor, ancak bir iki kişi: "Sahi! Ne de güzelmiş!" diyorlar.
Şairin, hikayecinin o adama benzemeleri gerektir: Bize gözümüzün önünde duran, ama alışık olduğumuz için artık farkedemediğimiz güzelliklerini anlatmaları, sezdirmeleri gerekir. Hayatın yalnız iyi yanlarını söylesinler demek mi istiyorum? Hayır. Acıları, kötülükleri, çirkinlikleri söyleyerek de o işi başarabilirler, okurlara yaşamanın güzel bir şey olduğunu sezdirirler de acılar, kötülükler, çirkinlikler karşısında irkilmenin kutluluğunu, o yürekler paralayan mutluluğu duyururlar. Bütün o acıları, kötülükleri, çirkinlikleri kaldırmaya özendirirler de insan olmanın onurunu duyururlar onlara.
Yapsınlar bunu şairlerimiz, hikayecilerimiz, bunu yapmak için de gerçekçi olsunlar. Peki, ama yalnız bu yeryüzünün, yaşamanın güzelliğini göremeyenlere, sezemeyenlere midir sanatın yararlığı? Güneşi satan adam muradına erdi, hepimize güneşin güzelliğini anlattı, bizi hayatın biteviyeliğinden (monotonluğundan) kurtarabilir mi?... Bugün düne benziyor, yarın bugüne benzeyecek. Çeşit çeşit güzellikler var yöremizde, güneş doğuyor, batıyor, yıldızlar parlıyor, karanlık, soğuk, kasırgalı gecelerin bir de bir tadı var, çiçekler açıldı, yarın solacak, hepsi ayrı bir duygu veriyor kişiye... İyi, hepsi iyi ama hep biteviyelik içinde geçen bu güzellikler bıktırıyor, biteviye olduğu için çirkinleşiyor. Biz o biteviyelikten kurtulamayacağımızı anlıyoruz da bir perişanlık duyuyoruz içimizde. Yalnız yaşlılar mı kapılıyor bu melale?... Bu üzüntüden bizi yalnız hülya kurtarabilir. Ama, hülyalar kurmak her kişinin elinden gelir mi sanırsınız? Gerçeğin güzelliklerini sezmek her kişiye vergi değildir de gerçekten silkinip kendine daha gönlünce bir acun kurmak her kişiye vergi midir? İyi bir dinleyin kendinizi: Hülyalarınız da günleriniz gibi, hep birbirine benzemiyor mu? Çevrenizdeki gerçeğin biteviyeliğinden kurtulamadığınız gibi, hülyalarınızın da biteviyeliğinden kurtulamıyorsunuz, onlar da sizin için, gerçek sahibi, birer duvar olmuyor mu? Size yeni yeni hülyalar kurabilmeniz için yardım edilmesini istemez misiniz?. Toplumda edebiyatın, sanatın böyle bir görevi de vardır. Gerçekçi sanat... Doğru, en üstünü belki o. Ama ötekinin, bizi olmayacak şeyler acununa, düşler acununa sürükleyip götüren, yalanlar söyleyen, masallar anlatan sanatın gerekliliğini de unutmayalım. Bizi, biteviyelik içinde sürüp giden hayattan silkindiğimiz sanısı vererek avutan edebiyatı da büsbütün küçümsemeyelim. Hülyaya çağırıyorum sizi, o acunda ne güzel şeyler var. Ama ben bir şair, bir hikayeci değilim ki size onları anlatabileyim.
Fransız düşünürlerinden Jules Soury'yi (Jül Suri) bir gün yolda görmüşler; "Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım... Bana masal verin, masal verin bana, masalsız yaşayamıyorum!" diye bağırıyor. Çıldırdı demişler onun için, belki de çılgınlıktan o gün kurtulmuştur.
Sevgi Üzerine Sözler Sevgi yalnız insana vergi olmasa da insanın gene en ulu duygusudur. Anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, çoluğumuzu çocuğumuzu görünce içimizin titremesi, onları anarken yüreğimizin ya kaygılı bir sevinç, ya sıcak bir üzüntü ile çarpması dünyamızı genişletiverir. Bir kendimiz için yaşamaktan, öz tasalarımızın çemberinden kurtuluruz. Bir de gönülden kimseye bağlı olmayan, kimseyi aramayan, özlemeyen bir kişi düşünün; akıllı olsun, doğru olsun, acımak nedir, isterseniz onu da bilsin, siz gene bir ürpermez misiniz? Bütün üstünlükleri o yalnızlığı ile sanki yok oluvermez mi?... Doğum ile ölüm arasındaki yolu acılarla da, zevklerle de zenginleştiren hep o sevgi, kendimizden başka kimselerle ilişiğimiz olduğu duygusudur. Yoksa var olduğumuzu bile anlamaz, düşsüz bir uykudan uyanmaksızın geçer giderdik. Sevgi özcülükten başka bir şeydir mi demek istiyorum? İnsanoğlunda ne vardır ki kökü özcülükte olmasın? Anamızla babamızı, kardeşlerimizle çocuklarımızı düşünürken, severken de kendimizi düşünmüş, kendimizi sevmiş olmuyor muyuz? Hepimiz iki büyük korkunun, ölüm korkusu ile yalnızlık korkusunun zincirlerine vurulmuş değil miyiz? Onları bir başımıza taşımadığımız için, onları unutabilmek için türlü işleri, türlü duyguları yaratmışız. Sevgi de kendimizi avutmak içindir. Seveceğiz, sevmeye inanacağız ki sevilelim; yani bizi düşünen, ölmemizi istemeyen, bizim ölmemizden belki bizim kadar korkan kimseler bulunsun. Böylece korkularımızı birleştirirsek, önüne geçilmez diye titrediğimiz sona belki karşı koyar, onu hiç olmazsa geciktiririz. Hiçbiri elimizden gelmese de bari bizi ananlar, gerçek yaşamamız bittikten sonra da bizi düşüncelerinde yaşatacak, varlığımızı kendi varlıklarında sürdürecek kimseler olur ya!... (...) Yalnızlık korkusu ile ölüm korkusundan büsbütün kurtulmuş, toplum içgüdüsünü yenmiş bir kişi bulunur da o başkalarını severse ancak onun sevgisi gerçek bir sevgi, yalın bir sevgi olabilir. Bizimki bir yalandır, kendimizin de irkildiğimiz asıl yüzümüzü kendimizden de saklayan bir perdedir.
Yeni Şiir
Yeni şiir başka, yeni şair başka... Yeni şiir dıştadır, yani bugün yeni şiir denilen şey, dış bakımdan eski şiire benzemeyen şeydir: değişik kalıpta; ama öz değişmemiş olabilir. Yeni şair ise şiire, kendisinden önce gelenlerin eserlerinde bulunmayan bir öz getirmiş olan adamdır. Onun şiiri dıştan bakılınca, eski şiire tıpkı benzeyebilir. Nedin de Baki gibi, Naili gibi gazeller, kasideler yazar, hem de hep o konular üzerinde yazar. Ama içten bakınca onun şiirinin Baki'nin şiirinden, Naili'nin şiirinden apayrı olduğunu görürsünüz: "Bu söz Nedim'in sözüdür" dedirten bir hali vardır. Galip için de bunları söyleyebiliriz. Nedim ile Galip edebiyatımızda birer yeni şairdir, bütün büyük şairler birer yeni şairdir. Yeni şairin başlıca vasfı eskimemektir. Nedim eskiyemez, Galip eskiyemez. Villon, Hugo, Rimbaud eskiyemezler. Yahya Kemal eskiyemez (yani ben onun yeni bir şair olduğuna, yeni bir şair olduğu için de eskiyemeyeceğine inanıyorum.)
Yeni şiir ise eskidir. Bir zamanlar gazel yazmak da elbette yeni, yepyeni, züppelik sayılacak bir şey olmuştur; aradan yıllar geçip de herkes alışınca gazel yazmak eskimiştir. Vezinsiz, kafiyesiz şiir yazmak elli yıl sürerse, o çeşit şiirlere ama bizim için eski bir aşinadır. Bir de İstanbul'un bizim çocukluğumuzdaki bir tahtası kalmadı. Edebiyat-ı Cedide bize ne kadar köhne geliyor...
Böyle söylemekle yeni şiiri, vezinsiz, kafiyesiz şiiri kötülemek mi istiyorum? Hayır, onu ne kadar sevdiğimi yıllarca söyledim durdum. Şairin keyfine karışmam: Vezni, kafiyeyi ister kullanır, ister kullanmaz. Ama bir şiiri vezinsiz kafiyesizdir diye ille yeni bulanlardan da değilim.
Vezin, kafiye dış kalıplardır. Bir dış kalıp olduğu gibi bir de iç kalıp vardır. Bugünkü şairlerimizi incelediğimiz zaman bulduğumuz ortak vasıflar iç kalıptır. Dış kalıp nasıl eskirse iç kalıp da öylece eskir. Diyelim ki bugünkü şiirin, genç şiirin başlıca vasfı, bazı kimselerin söyledikleri gibi yaşamak sevgisi, yaşamaktan duyulan hazdır. Gün gelir, bu konudan bezilir, yaşamaktan duyulan hazzı söylemek eskir. Öyle ise yaşamak hazzı, bugünkü şiirin iç kalıbıdır: vezinsizliği kafiyesizliği gibi onun üzerinde de çok durmaya değmez. Yarın eskiyecek bir yenilikten bana ne? Ben ona yenilik dersem bundan yüz yıl sonra gelecek insanlar: "Şuna da bak! Bu kadar eski bir şeye yeni diyorlar!" demezler mi? Benim bugün yeni sayacağım şey, bundan beş yüz yıl, bin yıl sonra da yeni gözükmelidir.
Gerek bugün, gerek bundan bin yıl sonra yeni gözükecek şey ise ancak bir şairin, bir sanat adamının kişiliği, kendinden başka kimsede bulunmayan vasfıdır. Yeni şair Homeros, yeni yazar Montaigne...
O yenilik eskimediği gibi ona benzemek de kimsenin elinden gelmez.
ALINTIDIR
8/4/2008 | Kategori:
Yazin Turleri
|
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Baglanti
| ROMAN-HİKAYE-DENEME-ŞİİR-(YAZIN TÜRLERİ...) |
| hazırlayan(Turan Ergün) |
ROMAN: Olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlkörneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asılniteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır. Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır.Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır.Çevrenin tanıtımına özen gösterilir. Temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşkromanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimleralır. Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneğiŞemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batıromanı ölçüsünde en başarılı romanı Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştır.Namık Kemal, Mehmet Rauf, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diğerünlü romancılarımızdır. ÖZELLİKLERİ: 1) Konusu insan ve dünyadır. 2) Gerçek yaşamı yansıtmaya çalışır. 3) Anlattığı olay, çevre ve kişiler, yaşamdan alınır 4) Olay ve kişileri ayrıntılı anlatma, tahlil ve tasvirlere çok yer verme, bir ana olay etrafında bir çok küçük olaya yer verme bakımından hikâye türünden ayrılır Roman türünün ilk örneğini ilk defa XVI. Yüzyılda İspanyol yazar Miguel de Cervontes ( Mişel dö Servantes) � Don Kişot� adlı esriyle vermiştir XVII. Yüzyılda Madema de la Fayette : �Princesse de Clevs � adlı eseriyle onu takip etmiş; XIX. Yüzyılda gelişen romantizm verealizm akımları bu tütün de gelişmesinde etkili olmuştur..
Türk Edebiyatında daha önceleri bu türün yerini tutan MESNEVİLER vardı Batılı anlamdaki roman türü bizde önce çevirilerle başlar. İlk olarak Yusuf Kâmil Paşa Fransız yazar Fenelon�dan �Telmaque�adlı esri çevirmiş ; sonra Wictor Hugo�dan �Sefiller�, Daniel Defo�dan �Robinsun Crosoe� ve Alexandre Dumas �dan �Monte Criesto� çevrilmiştir.
Bizde ilk yerli romanı Şemsettin Sami : �Taaşşuk u Talat ve Fitnat adlı eseriyle vermiştir. Daha sonra Namık Kemal �İntibah � adlı eseriyle ilk edebi roman örneğini Halit Ziya Uşaklıgil �Mai ve SİYAH �la ilk modern roman örneğini vermişlerdir. Bunları �Araba Sevdası � adlı romanıyla Hüseyin Rahmi , �Eylül� adlı romanıyla Mehmet Rauf takip eder . Milli Mücadele döneminde Halide Edip �Ateşten Gömlek �, �yaban�. Reşat Nuri �Çalıkuşu � romanlarıyla bu türü mükemmele ulaştırır. ROMAN ÇEŞİTLERİ A ) KONULARINA GÖRE 1 � Tarihi Roman : Tarihteki olay ya da kişileri konu alan romanlardır. Yazar tarihi gerçekleri kendi hayal gücüyle birleştirerek anlatır. İlk örneğini Valter Scolt �Vaverley � adlı eseriyle vermiş. Bunu Gogol ,�Toros Bulba �, W. Hugo �Nöturdam de Paris � , A. Dumas �Monte Criestove Üç Silhşörler� le takip eder Türk edebiyatında ilk örneği N. Kemal�in �Cezmi � romanıdır. N. ADSIZ�ın �Bozkurtlar �;T Buğra �Küçük Ağa �, Küçük Ağa Ankara'da� K. Tahir�in Yorgun Savaşçı�. �Devlet Ana� bu tür romanlardır. 2 - Macera Romanı:Günlük hayatta her zaman rastlanmayan, şaşırtıcı, sürükleyici, esrarengiz olay-ları anlatan romanlardır �Serüven Romanları� da denir. Bir araştırma ve izlemeyi anlatan �Polisiye Roman �, alışılmışın dışında uzak yerleri ve yaşamları anlatan� Egzotik Romanlar� da bu gruba )- girer. Dünya edebiyatında R. L. Stevensın�ın �Hazine Adası�. D. Defo�nun �Rabinson Cruse� R . Kiplink�in �Cangel�; Türk edebiyatında A. Mithat Efendinin �Hasan Mellah � . �Dünyaya İkinci Geliş�, Peyami Safa�nın � Cingöz Recai � bu türün en tanınmış örnekleridir. 3) Sosyal Roman : İnsan yaşamınn sınırsız kültür birikimi içinde yer alan ve insanı derinden etkileyen toplumsal, siyasi olaylar, inançlar, gelenek ve görenekleri bazen eleştirisel, bazen de bilimsel açıdan ele alıp anlatan romanlardır Dünya edebiyatında : W. Hugo�nun �Sefiller �, Tolstoy�un �Suç ve Ceza�; Türk edebiyatında Namık Kemal�in �İntibah �,R. M. Ekrem�in Araba Sevdası � A. M. Efendinin �Felatun Bey İle Rakım Efendi bu tür romanlardır. Bir fikri savunup bilimsel verilerle olaya yaklaşan �Tezli Roman �( Yakup Kadri�nin �Yaban� romanı gibi.) ; toplumdaki inanç ve gelenekleri anlatan Töre Romanı� ( Halide Edip � Sinekli Bakkal) bir olayı eleştirisel yaklaşımla anlatan �Yergi Romanı � (Y Kemal�in İnce Memet � ) ; belli bir yerin özelliklerini anlatan �Mahalli Roman ( F. Baykurrt�un � Yılanları Öcü �) sosyal romanın çeşitleridir 4)- Psikolojik Roman : ( Tahlil Romanı ) : Dış alemdeki olaylardan çok , kahramanların iç dünyasını, ruh hallerini ele alarak kişilerin toplumla ilişkilerini, bunların birbirinden nasıl etkilendiklerini anlatan romanlardır. İlk örneği: Madame de La Fayette�nin �Prencesse de Clevs� Adlı romandır. Bizde Mehmet Rauf�un �Eylül� ilk örnektir. Peyami Safa�nın �Matmazel Noralya�nın Koltuğu�, �Bir Tereddütün Romanı �, �Dokuzuncu Hariciye Koğuşu � bu türdendir. 5) Otobiyografik Roman: Yazarın kendi yaşamın anlattığı romanlardır. Dünya edebiyatında Alfonse Dode�nin �Küçük Şeyler � , bizim edebiyatımızda: Y. Kadri Karaosmanoğlu�nun �Anamın Kitabı �. P. Safa�nın �Dokuzuncu Hariciye Koğuşu�bu türün örnekleridir. NEHİR ROMAN : Bir kişinin, bir toplumun hayatındaki gelişmeleri ya da tarihi bir olayı birden fazla cilt halinde anlatan romanlardır. Tarık Buğra��nın �Küçük Ağa�, �Küçük Ağa Ankara�da� , �Firaun İmanı�; Nihal Adsız�ın �Bozkurtlar � , �Bozkurtların Ölümü�, �Bozkurtlar Diriliyor� romanları gibi.
B) KONULARIN IŞLENİŞİNE GÖRE ROMANLAR: 1 � Romantik Roman . Romantik akıma uygun olarak, duygu ve hayallerin ön plânda olduğu romanlardır.( İntibah�, �Eylül�, �Mai Ve Siyah� gibi ) 2 � Realist Roman : Gerçekçi akıma uygun olarak gözlem ve deneyimin duygu ve hayalden daha ön plânda olduğu akımdır İlk örneği R. M. Ekrem�in �Araba Sevdası �. 3 � Natüralist Roman: Bilimsel araştırmalara bağlı kalarak kahramanlarını gözlemlerle seçen romanlardır.
(alıntı) HİKAYE: Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa yazı türüdür. Hikâyedeolaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının bellibir ânı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde (çalışkanlık, titizlik, korkaklık vs. ) durulur. Bu da romanda aynıdönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli birtür haline gelmiştir. İki tür hikâye görülür. Bunlar klasik hikâye ve modern hikâyedir. Mauppasant tarzı da denilen kilasik hikâye yukarıda anlattığımız özelliğe uyar. Çehovtarzı denen modern hikâyede ise belli bir kişi olmadığı gibi belliolaylar da çoğu kez yoktur. Yazarın kendiyle sohbet ediyormuş gibi biranlatımı vardır; çoğu kez birinci kişinin ağzından anlatıldığı olur. Türkedebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye başlanan hikâye türünde HalitZiya, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Sait Faik önemli eserlervermişlerdir. HİKÂYENİN UNSURLARI 1) OLAY: Hikâyede üzerinde söz söylenen yaşantı ya da durumdur 2) KİŞİLER: Olayın oluşmasında etkili olan ya da olayı yaşayan insanlardır. 3) YER: Olayın yaşandığı çevre veya mekândır. 4) ZAMAN : Olayın yaşandığı dönem, an mevsim ya da gündür. 5) DİL VE ANLATIM : Hikâyenin dili açık, akıcı ve günlük konuşma dilinden farklı olarak, etkili sözcük, deyim atasözü ve tamlamalarla zenginleştirilmiş güzel bir dil olmalıdır. Anlatım ise: iki şekilde olur Hikâye kahramanlarından birinin ağzından yapılan anlatım �hikâyede birinci kişili anlatım� ; yazarın ağzından anlatılanlar �hikâyede üçüncü kişili anlatım� HİKÂYEDE PLÂN: Hikâyenin planı da diğer yazı türlerinde olduğu gibi üç bölümden oluşur; ancak bu bölümlerin adları farklıdır. Bunlar: 1) SERİM: Hikayenin giriş bölümüdür.Bu bölümde olayın geçtiği çevre , kişiler tanıtılarak ana olaya giriş yapılır. 2) DÜĞÜM : Hikayenin bütün yönleriyle anlatıldığı en geniş bölümdür. 3) ÇÖZÜM : Hikayenin sonuç bölümü olup merakın bir sonuca bağlanarak giderildiği bölümdür Ancak bütün hikayelerde bu plân uygulanmaz , bazı öykülerde başlangıç ve sonuç bölümü yoktur .Bu bölümler okuyucu tarafından tamamlanır. Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre
. 1) OLAY ( KLASİK VAK�A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için �Mopasan Tarzı Hikâye� de denir Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Reşat Nuri Güntekin�dir..
2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır. Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için �Çehov Tarzı Hikâye� de denir. Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra�dır 3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir. Hikâyede bir tür olarak 1920�lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka�dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner�dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer. MASAL: Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilmiştir. Masallardaolaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir.Kahramanlar insan üstü özellikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hepkötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallardaeğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünyaedebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türkedebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güneymasallarımız derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır. DENEME: Yazarınherhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan,kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazıtürüdür. Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi diliyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir. Denemeher konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin,her ulusun insanı ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır. Ele alınankonu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır. Denemenin özelliğini Nurullah Ataç’ın şu sözleriyle özetleyebiliriz: “Deneme, ben’in ülkesidir. ‘Ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, hergörevine ister istemez bir parça kattığını kabul etmeyen kişidenemeciliğe özenmesin.” Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir. EdebiyatımızdaCumhuriyet’ten sonra görülmeye başlanan bu türde Nurullah Ataç, SuutKemal Yetkin, Sebahattin Eyüboğlu, Ahmet Haşim güzel örneklervermişlerdir. FIKRA: Yazarıngündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlamagereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazılarınükteli hikâyecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıylakarıştırmayalım. Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin bellibir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısacaincelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille,bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbetediyormuş gibi bir hava hâkimdir yazılarda. Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir. MAKALE: Yazarınherhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcıveriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyubilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsurdüşüncedir. Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazeteyazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman - ı Ahvalgazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasitarafından yazılmıştır. Makalede amaç bilgi aktarmak ya dagörüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi birdil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da. Makaleher konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi,bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgiliolanıdır. Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makaletüründe Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, FalihRıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir. ELEŞTİRİ: Birsanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarakonun gerçek değerini belirleyen yazılardır. Eleştiri yazarı – yanieleştirmen – eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarınahem okura yol gösterir. İki tür eleştiri vardır: İzlenimsel eleştiri ve nesnel eleştiri. İzlenimseleleştiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediği ve eleştirmenin bireseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediği eleştiritürüdür. Bu tür eleştirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzdebu tür pek rağbet görmez. Nesnel eleştiride ise her eserindeğerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmenmümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimselaraştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin,tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar. Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleştirileriyle tanınır. EdebiyatımızdaHüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç,Mahmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaçisimdir. GEZİ YAZISI: Gezilipgörülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçokyer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güçolacağından gezi esnesında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikâyeedilir. Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı,uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyialgılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarlabirlikte gezer gibi olur. Eski edebiyatımızda gezi yazısınaseyahatname denir. Bu alanda Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ünlüdür.Ancak asıl gezi yazıları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeyebaşlanmış, gidieln Avrupa şehirleri ile ilgili yazılar yazılmıştır.Namık Kemal, Ziya Paşa bunların başında gelir. Gezi yazılarınıkitaplaştıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’daBir Cevelan; Cenap Şahabettin Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; AhmetHaşim, Frankfurt Seyahatnamesi; Reşat Nuri, Anadolu Notları; FalihRıfkı, Deniz Aşırı, Zeytin Dağı, Taymis Kıyıları bunlardan bazılarıdır. ANI: Biryazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeritaşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okuar açtığıbir tür olduğunda içtendir ve bu yönüyle çok tutulur. Anılar belli birdönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliğigösterir. Ancak bu bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişiselbakışı söz konusudur. Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de,yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zateneski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir. ÖzellikleTanzimat’la başlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemlibir tür olmuştur. Anılarını kitaplaştıran yazarlarımızda vardır. NamıkKemal, Magosa Mektupları; Ziya Paşa, Defter – i Amal, Ahmet Rasim,Şehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit,Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarınıanlatmışlardır. BİYOGRAFİ: Birkişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tümyönleriyle ( hayatı, eseri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır.Biyografi açık, sade bir dille anlatılan kişinin devrini, çevresinidikkate alarak yazılır. Divan edebiyatında şairleri anlatan bu türeserlere tezkire denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali ŞirNevai vermiştir. Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıyaotobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber ailebüyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder. Otobiyografilerüslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobografi içinde bir bölümsayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır. MEKTUP Genelanlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığıyazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır.Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor. Bu tür mektuplaraçık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitabenherhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asılamacı bunları herkese duyurmaktır. Mektup, Divan edebiyatında dakullanılmıştır. Fuzuli’nin “Şikayetname” adlı eseri bu türdendir.Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektupgörülür. Bazı yazarlar mektuplardan oluşan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir SOHBET Birkonunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığıfikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konularseçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulucevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir. Üslup olarakfıkraya benzerse da gazete yazı türü olması, az sözle çok şey anlatmayıamaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır. Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir. GÜNLÜK Negün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her gününsonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarlailgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır. Her günyazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izlerverdiğinden içten ve sevecendir. Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır. ŞİİR a) Lirik Şiir Aşk,ayrılık, hasret, özlem konularını işleyen duygusal şiirlerdir. Okurunduygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denensazlarla söylendiğinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir sazadı olan “rebab” dan dolayı bu tür şiirlere rebabi denmiştir. Divanedebiyatında gazel, şarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koşma,semai lirik şiire girer. Örnek; Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın Sesini duyan olur, sana göz koyan olur Anmasınlar adını candan anan dudaklar Annen bile okşasa benim bağrım taş olur Destansıözellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş, yiğitlik konularıişlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır.Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan edebiyatında kasideler, Halkedebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellikgösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiiryönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır. Örnek; Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle c) Didaktik Şiir Birdüşünceyi, bir bilgiyi aktarmak amacıyla yazılan şiirlerdir. Bunlarokurun aklına seslenir. Duygu yönü az olduğundan kuru bir anlatımıvardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay kaldığından,bilgiler bu yolla verilir. Manzum hikâyeler, fabller hep didaktiközellik gösterir. Örnek; Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz Şahsın görünür rutbe – i aklı eserinde d) Pastoral Şiir Doğaşiirlerini, çobanların doğadaki yaşayışlarını anlatan şiirlerdir.Doğaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur bunlarda. Eğer şairdoğa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa “idil”, bir çobanlakarşılıklı konuşuyormuş gibi anlatırsa “eglog” adını alır Örnek; Hülyana karışmasın ne şehir ne de çarşı Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an Madem ki kara bahtın adını koydu çoban e) Satirik Şiir Eleştiricibir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyicisözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özelliklerde görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bireleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu türşiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeniedebiyatımızda ise yergi verilir. Örnek; Benim bu gidişe aklım ermiyor Fukara halini kimse sormuyor Padişah sikkesi selam vermiyor Kefensiz kalacak ölümüz bizim f) Dramatik Şiir Tiyatrodakullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnedesöyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi.Bu durum dram tiyatro türünün ( 19. yy. ) çıkışına kadar sürer. Bundansonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır. Dramatikşiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve kommediolmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç kereçıkmıştır. Bizde dramatik şiir türüne örnek verilmemiştir. Çünkübizim Batı’ya açıldığımız dönemde ( Tanzimat ) Batı’da da bu türşiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu tiyatroda. Bizimtiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirleyazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuştur.Abdülhak Hamit Tarhan gibi... *Genel Hatlarıyla Şiir* Mısra (Dize);Ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım birimidir. Beyit (İkilik);Aynı ölçüde olan ve anlamca bir bütünlük oluşturan ve iki dizeden oluşan nazım birimidir. Ölçü (Vezin);Şiirde dizelerin hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre bir uyum içinde olmasıdır. Hece Ölçüsü;Şiirdedizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının eşitliğine dayananölçüdür. Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerdedurulur.Durulan bu yerlere "durak" denir. Durak sözcüğün sonunda yeralır. Aruz Ölçüsü;Dizelerdekihecelerin uzunluk ve kısalığına göre, açık ya da kapalı oluşuna göredüzenlenmesidir.Kısa heceler nokta(.) uzun heceler çizgi (-) ilegösterilir. İmale: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır. Zihaf: Uzun heceleri kısa okumaktır. Serbest Ölçü;Bu ölçüde hecelerin sayısı ya da uzunluğu kısalığı dikkate alınmaz. Redif;Mısrasonlarında yazılışları, okunuşları, anlamları ve görevleri aynı olaneklerin, kelime ve kelime gruplarının tekrar edilmesine "redif" denir. *........uzakta *........plakta Kafiye(Uyak);Şiirdemısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir. Kafiyeyi oluşturaneklerin ya da kelimelerin; yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları vegörevleri farklı olmalıdır. *...........derinden. *...........kederinden. Uyak Çeşitleri a) Yarım Uyak;Tek ses benzerliğine dayanan kafiyedir. *............dizildi *............yazıldı. *.........karanlık *.........artık c) Zengin Uyak;Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür. *........... yolculuk *...........soluk d) Cinaslı Kafiye;Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir. *...........vakit çok geç *...........nasıl geçersen geç. Uyak Örgüsü Düz Kafiye: "a a a b" ya da "a a b b" olmalı. Çapraz Kafiye: "a b a b" olmalı. Sarma Kafiye: "a b b a" olmalı |
2/3/2008 | Kategori:
Yazin Turleri
|
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Baglanti