ŞİİRDE İMGE NEDİR?

KONU:İMGE
Sayfa:1


ŞİİRDE İMGE ÜZERİNE KÜÇÜK BİR DENEME

İmge şiiri anlamlandırmanın olanağını açan temel ögedir. Bu nedenle, okuduğumuz şiiri anlamak değil, anlamlandırmaktan söz ediyorsak, imge şiirden ayrılamaz.
Kaldı ki iç ses imgeyle ortaya çıkar ve tanınır. Bu nedenle bir Nazım ya da Turgut şiirinden söz edebiliriz.
Şiirde tek imge nedir? Şiirde hangi anlamda "tek" imge vardır?İmge çağrışımların olanağıdır evet. Bildiğimiz gibi her zaman sıfat tamlamasıyla da yapılmaz.

Öyle sözcükleri yanyana getirirsiniz ki imge çıkar ortaya. İmge simgesel anlatımın basamağı değildir her zaman.

İmge, imge dediğimiz şey. Öncelikle, bir şiirde sayısız kullanılabilinir. Ama şiirin bütününe baktığınızda, bir şiirde tek bir imge görürsünüz. Bu da şiirin konusunu değil, özünü oluşturur. Konudan söz edilir kuşkusuz. Ama şiirde sözü edilen konu, bir düz yazıdaki temanın karşılığı değildir.

Çünkü şair, aşkı konu saplantısıyla söylemez. Biz ona aşk konulu şiir desek de şiirin bizzat kendisi bunu reddeder.

Şiir, diğer edebiyat dallarından farklı olarak, soyutlamanın en üst dilidir. Somut nesnelerle soyut bir dünya kurar ve biz o somut dünyayı yine o soyutlama aracılığıyla yeniden kavrarız, kurarız. Bu gidiş gelişin en zengin aracıdır şiir.

Şiirde sözü edilen tek imge; şairi o şiiri yazmaya iten ilk dürtüdür. Acıyan ya da sevinen yerinde yoğunlaşır şair.
İmgesi de orada büyür; şiirin bütününü anlamlandıran imgesi...

Derinleştikçe, şiir boyunca gördüğümüz imgeler, şiirin bütünselliğinin hissedildiği o tek imgeyi kucaklar. Yoksa şair, kaba bir söylemle, şiiri boyunca bir tek imge kullanmaz!

Simgesel anlatım, anlamlandırma olanağı açısından her zaman küçümsenecek, yok sayılacak bir anlatım değildir.
Tıpkı alegorik anlatım gibi. Şair biçim ve sözcükler konusunda bağnaz olmayan kişidir.

İnsana ait olan hiçbir şey bize yabancı değilse, insana ait olan hiç bir sözcük de şaire yabancı değildir!

Şair söz yalvacıdır. Sözcüklerden kurduğu dünyanın özgünlüğü, estetik yeterliliği, yazdığını şiir yapar ya da yapmaz.
Yoksa şiiri günah işlemeden değerlendirirken, imgesi az, simgesi çok v.b gibi kaba ölçülerle mercek altına yatıramayız.

Ele avuca gelmez şeydir şiir. Usa bile vurmaz ki akılcı bir açıklama getirip, rahatlayalım... Bu nedenle en çok resme benzetirim ben onu: Ne görüyorsan odur tabloda. Şiirde de ne anlamlandırıyorsan, odur...

Şiir, içimizdeki binlerce binlerce şiire ulaşabildiğimiz bir ışıktır. Tıpkı resim gibi, binlerce görüntünün yolunu açan, binbir renge bizi ulaştıran bir görsel deneyim.

Şiir sözcüklerle gördürür: İmge o gördürdüğü yerdedir. Ama gözümüze değil, gözsel okuma şiiri kaba okumadır sadece.

Anlamlandırma ise, şiiri yüksek sesle okumamızla başlar .
Yani şiirde İMGE, KULAKLA GÖRÜLÜR... Kulaktan da kalbimizde, BEN OLAN bir yerde anlamını bulur...

Ne kadar "ben" varsa o kadar anlamlandırılır şiir. Zenginliği bundandır. Okuyucunun olduğu an burdadır. Ne mutlu ki öyledir. Sanat yapıtını değerli kılan da budur: Kendimizden başkalarına İNSAN olarak uzanmak.
Şiir, insanın her anlamda en soylu çabalarından biridir.

Yelda Karataş
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------
<_script /><!-- if ( navigator.userAgent.toLowerCase().indexOf('mozilla') != -1 && navigator.userAgent.indexOf('5.') == -1 && navigator.userAgent.indexOf('6.') == -1 ) document.write(' '); else document.write('</td><td>&nbsp;</td><td valign="top" nowrap="nowrap"><div style="position:relative"><div style="position:absolute"></div><div style="position:absolute;left:3px;top:-1px"></div></div>'); //--><_script /> 
Alıntı

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İmge benzetme için kullanılmaz. Benzetme değildir. Gibi sözcüğü imgede kullanılsa bile amacı o nesne ile benzetme ilişkisi değil, anlamlandırma ilişkisi kurmaktır.

Hatta gibi sözcüğünden sakınır şair. Benzeyenle, benzetilen ilişkisi şiirde birinci elden yapılmaz.
Yalınlık ve basitlik bildiğiniz gibi farklı sözcüklerdir.
Nazım'ın şiirleri yalındır, evet... Ama çok katlıdır, basit değildir. Bunu da imgedeki basitliğe değil, çok anlamlıllığa ve imgelerinin zenginliğine, derinliğine borçludur...
Şiir bir şeyi "hissettirmeye" çalışmaz. Gösterir! His bir sonuçtur, amaç değil! Bu nedenle, şairler hisli değil, duyarlı insanlardır. Tüm sanat dallarında olduğu gibi, şiirin de temel sorunu insandır... Onunla ilişkili olan herşey;önyargısız, infazsız, sadece anlamaya çalışarak ve tam burada HİSSEDEREK!

Sanatçı kendi hesabına yeniden kurar dünyayı diyor Camus. Doğru diyor. Sanat bir yanılsamadır. Bize gerçekten daha bir gerçek dünya sunar.
Gerçeği değil, gerçeğin değişirliliğini söyler.
"Aşkım da değişebilir, gerçeklerim de" Turgut Uyar.

Bu sentetik evren? "dünya bir sanrıdır diyor birisi belki bir sancı"
Turgut Uyar

Evrenin niteliği konusunda şair sürekli şüphe içindedir. Anlamlandıramadığını anlamlandırmak bile istemez. Belki bu nedenle imgedir onun ışığı. Sözcükler yani; "yanyana gelmimiş sözcükler var daha" Hulki Aktunç. Şiir bence bu nedenle, felsefenin de önündedir. Hatta daha ileri gideyim, felsefeye acıyarak bakar!

Şiirde basit benzetme kalıpları olamaz. Kalıpları tanımadığı için yazar şair...
Şiirin yöntemi var mıdır? Hayır, bin kez hayır. Olsaydı, keşke olsaydı!

Ne işe yarar bu şiir; belki bir gün yolda giderken, ansızın bir bahar dalıyla konuşmaya başlamamıza...
İçimizde yaşama dair, o büyük ve tek imgeyi o zaman keşfederiz işte: AŞK

Yelda Karataş




Alıntı
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İMGE:

İmge ile ilgili çeşitli sitelerden yaptığım alıntıları bu başlık altında toplamaya çalışacağım. bu konuda özgün fikri olan arkadaşların sözlerini söylemesi'ni ve şiir'de çok önemli bir yer tutan imge konusunu biraz irdelemek istedim...

AMARA'DAN ALINTI

Şiir, doğası gereği üzerinde kesin belirlemeler yapmaya gelmez. Ama şiirin özünün imgeyle oluştuğu ve imgenin de sözcükler aracılığıyla, yeni dil ile yaşam bulduğu bir gerçektir.

İmge ile dil, şiirin öz ve biçimidir. İmge öz olurken, dil ise şiirin biçimini oluşturur. Güçlü bir imge ile imgeyi dizelere dönüştüren ritimli bir dilin bileşimidir şiir.

Çağrışım imgedir ve imge de şiirin özüdür

Yaşanmış olaylar ya da nesnel dünyanın insan zihninde yarattığı çağrışımlarla oluşan imge, aynı zamanda şiirin ana temasını da oluşturur. Yani şiirde ele alınan konu hangisiyse, (özlem, yiğitlik, tragedya ya da doğa güzellikleri olabilir) ozan, konuyu zihninde yarattığı belli çağrışımlarla verir. Çağrışım imgedir ve imge de şiirin özüdür.

Şiire şiir denebilmesi için, bir imgeyle kurulması zorunludur. Çünkü imge; okuru hem uyarır, hem de heyecan ve coşkusunu harekete geçirir. Her şiirde sadece bir tek imge kullanılabilir. Ya da birden fazla kullanılıyorsa da, kullanılan imgeler bir bütünlüğü oluşturmalıdır. "Şiir bir tek imgedir ya da parçalanamaz bir imgeler burcudur.(Octavia Paz)" İyi bir şiirde, "yapılan bütün çağrışımlar birbiriyle ilişkilidir, bir coşku bütünlüğü yaratacak şekilde birbirine bağlanmıştır.(Ö. İnce)" Şiirde birden fazla imge kullanılıp, kullanılan imgeler de bir bütünlükten uzaksa, bu, şiiri hem dağıtır, hem de anlaşılmaz kılar. Yine her kullanılan imge yeni olmalıdır. Şiirdeki imge daha önce kullanılmışsa, imge olmaktan çıkar, okuyana da heyecan ve coşku yaratmaz. "Her imge yaratılıp bir kez kullanılabilir.(V. Çolak)" Birden fazla kullanılan imge, çağrışımsal özelliklerini yitirerek simgeye dönüşür. Bu da insanı ne heyecanlandırır, ne de duyularını harekete geçirir. Örneğin "hüzün yüklü bulutlar" "gözlerdeki umut kıvılcımları" ya da "firari geceler" gibi söylemler, imge olmaktan çıkmış, her yeni şair adayının acemiliğiyle ilk başlarda içine düştüğü simgeler tuzağı olmuştur.

İmgeler, yapıları ve kuruluşları bakımından betimleyici ve simgeleyici olanlar, yine soyuttan somuta ya da somuttan soyuta kurulanlar biçiminde kendi içlerinde birçok sınıflandırmaya ayrıştırılabilir. Ancak düz tanımlamalara ya da belli sınıflandırmalara gitmek, şiirde olduğu gibi imgede de fazla gerçekçi olmaz. Konu itibarı ile fazla üzerinde durmamakla birlikte, özgün olmaları nedeniyle sadece bir-iki imge örneği ile yetineceğiz.

a-
Derin gökten mi geldin, uçurumdan mı çıktın
Ey güzellik!
O kutsal, cennetlik gözlerin
Hem iyilik hem de suç dolduruyor kadehe
Belki de bu yüzden bir şarap gibisin
(Baudelaire)

b-
Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor.
(E. Cansever)


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Şiirin Kılıcı: İmge
Kadir Aydemir


Şiir, şairin yaşam tanıklığıdır. O ki, doğanın kutsal müziği eşliğinde, imgeler yaratır. Peki şiirin dayanaklarından biri olan ve gerektiğinde sıradan bir kaldırım taşı ile bir kadının örülü saçlarını birleştirebilen, aklın sınırlarını zorlayan imge nedir?

Aristo’ya göre tarihle felsefe arasında yer alan şiirin dayanağı olan biricik “şey”dir imge. Şairin yaratı sürecinde yalnızlığın ve yaşamın giriftliğinin etkisiyle hayal gücünü de zorlayıp ortaya çıkarttığı “öz”dür, şiirsel uyumun gerekliliğidir. “Şair bir ‘arzular insanı’dır. Evet şiir gerçekten de arzudur. Ancak bu arzu, mümkün olanın veya olabilirin sınırları içinde söylenmez. İmge ‘olmayabilirin’ değil, olanaksızın arzu edilmesidir: Şiir de gerçekliğe susayış. Arzu, her zaman uzaklıkları yok etmek ister. İmge, arzunun insanla gerçeklik arasına uzattığı köprüdür...” Bu tanım Octavio Paz’ın. Görüldüğü gibi o da imgeye karşı gerçeküstü bir bakışa sahip. Kısa bir tanımda bile imge yaratmanın sonsuz olabileceğini veriyor okura. Çağdaş dünya şairlerini incelediğimizde çoğunun şiir ve onunla ilintili konular üzerine yazılanları yalınkat buldukları görülür. Çünkü onlara göre şiir üzerine yazılan her şey görecedir, şiir gibi imgenin de tanımı çok çeşitlidir. Örneğin Mayakovski, Şiir Nasıl Yazılır? adlı yapıtında imge üzerine şu notları almıştır:

“Şiirde en yüksek anlatımcılık tonunu tutturmanız gerekir. Bu anlatımcılığın en dikkate değer araçlarından biri imgedir; ama çalışmanın başında toplumsal buyruğa verilen o ilk, belirsiz yanıt biçiminde beliren temel, görsel imge değildir bu. Hayır, ben bu temel imgenin biçimlenmesine katkıda bulunan yardımcı imgelerden söz ediyorum. Bu yardımcı imgeler çağdaş şiir yöntemlerinden birini oluşturur...

- İmge yaratmanın en ilkel yollarından biri karşılaştırmadır.

- İmge yaratmanın en yaygın olarak benimsenen yolu eğretileme kullanmaktır; başka bir deyişle o âna dek yalnızca belli şeylerle ilgili sayılan özellikleri başka sözcüklere, nesnelere, olgulara ve kavramlara aktarmaktır.

- İmge yaratmanın bir yolu, inanılmaz olayları ve gerçekleri abartmayla güçlendirerek anlatmaktır.

- İmge yaratma yolları da bütün şiir araçları gibi, okurun şu ya da bu imge biçimiyle ne derecede içli dışlı ya da yüz göz olduğuna göre değişir. Bunun karşıtı olan ilkeye göre de imge yaratabilirsiniz. Bu kez imge, imgelem yoluyla söylenenlerin anlamını genişletmez; tersine sözcüklerin yarattığı izlenimi bile bile daraltılmış bir çerçeveye sıkıştırmaya çalışır. Örneğin benim eski şiirim ‘Savaş ve Evren’de olduğu gibi:

‘Çürüyen, kokuşan vagonda kırk adam vardı-

Oysa yalnızca dört bacak.’”

Şair, yukarıdaki dizelerini sayısal yapı üzerine kurmuştur. Dizelerde de görüldüğü gibi imge zor tanımlanan, saydam bir sıvı gibi bulunduğu yüzeyin şeklini alan bir yapıdadır. Peki şiirde imgenin yeri nedir?

Şair, dizelerini ve anlatımını sağlamlaştırmak için kullanır imgeyi. Şiir, imgesiz yazılamaz değil elbet. Sadece yoğun imgeli şiirler de yaşamdan oldukça uzak bir yerde durur. Örneğin Garip şiirine baktığımızda sokaktaki insanın günlük yaşam kavgasının sade bir dille -konuşulan dile fazla bir şey eklemeden- verildiğini görürken İkinci Yeni şiirinde bu havanın tersi bir rüzgâr vardır. Bu şiirde imge, artık yavaş yavaş koltuğuna oturmuştur.

İmge düşsel bir patlamadır. Yürürken, okurken, hatta uykudayken bile yaşanabilir, daha sonra da kâğıda geçirilebilir. Bir patlama, yıldırım hızıyla gelir ve yakalar şairi. Bilinçaltında yavaş yavaş filizlenir, bir gün bir yerde toprağından sıyrılıp çıkar.

Yaratılan imgenin daha önce kullanılmış olması şair için tehlikelidir. Tekrara düşmemek ve taze sözcükler kullanmak gereklidir. Yoksa şiir, bir derlemeden, bir tekrardan öteye gidemez ve şiir için gerekli sesi çıkaramaz. Kullanılması düşünülen imge, şaire özgü olmalı, şairin sözcüklerine ve imgelerine kendini katma çabası sürmelidir. Çünkü şiir, içselleştirilen sözcüklerle yazılır. İmge de bu sözcüklerin dilde sürekli parlayıp sönen bilenmiş kılıcıdır.





Şiir Oku dergisinin Mayıs-Haziran 1998 tarihli 14. sayısında yayımlanmıştır



Alıntı
----------------------------------------------------------------------------------------------------------


İMGE/YAZINSAL İMGE - Celal Soycan


Gündelik kullanımda, imgeyi şöyle tanımlayabiliriz: İnsan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnelerin/nesnel gerçeklerin zihnimize yansısı. İmge, fotoğrafik bir canlandırmadır.Kendi çağrışım alanında her adlandırma ve betimleme, zihnin deneyimi altında bir görüntüye evrilir.Ancak, yazınsal olmayan bu imgenin kaynağı elbette dış dünyadadır ve yazınsal imgeyle asıl farklılığını "kaynak"tan başlayarak konuşmak, anlamak gerekir.
Yazınsal söylem alanında imgenin kaynağı "dil"dir.Bu nedenle "dil"sel bir kurgu olan yazınsal söylemde imge de "yazınsal imge"dir, dilbilimsel söyleyişle: "Dilsel imge"dir.Poetik metinlerde, şiir kuramına ilişkin yazılarda "imge"yi "yazınsal" niteliğiyle anlamak gerekir.

Bir yazınsal metin, nesnel gerçeklere ilişkin bir duyumu, bir düşünceyi "dil"e getirirken, "nesnel"liği önce dile yansıtır; yani onu önce dile çökeltir.Şiirsel söylem içinde sürdürürsek: Şairin dile yansıttığı nesnellik, öncelikle bir kurgudur. Kurgulananın imgesi de yine öncelikle dil'e yansır.İmgelem, bu yansımayı, çağrışımlar ağı yoluyla algılar.Demek ki şiirsel imge "yansımanın yansıması"dır. Zihne yansıyan imgenin (fotoğraf) kaynağı, dilsel bir kurgu halinde şiirdedir, dış dünyada değil.Bu nedenle, şiirsel imgenin "nesnel karşılığı" olmaz, "nesnel bağlılaşığı" olur.Bu kritik eşik, bütün bir modern şiirin kavranmasında, yaratılmasında ve anlamlandırılmasında olağanüstü önemdedir.

Şiirsel imge, nesnenin/temanın dilden zihne yansıması olduğu için, düşünseldir, yani duyularla algılanmaz.Bütün duyusal imgeler, dilsel dönüşümle, düşünsel imge olmuşlardır.Biçembilimin konusu halinde "biçem"seldir.Dilsel bir ilişkinin tasarımıdır.Okurun düşünselliğinden duyarlık katmanına yönelir.

İmge, teknik olarak, şiirsel söylemin temasına, konusuna yabancı bir sözcük kullanımıdır.Bu yabancılık ne kadar yoğunsa, yani şiirde bir nesneyi/düşünceyi işaret eden sözcük ne kadar uzak bir alana aitse, imge o ölçüde güçlü olur.İki sözcük, iki nesne bir benzerlik ya da bilişiklik gözetilerek, birbirine uzak iki alandan alınmıştır: Bu uzaklık oranında imge güçlenir.

Benzetme, eğretileme, allegori, simge, birleştirme(bir duyu organıyla algılananı başka duyu organıyla algılananla birleştirme) hep imge kaynağıdır.Şiirsel söylemde imge, anlamın kendisidir; yani imge, şiir ve anlam tek bir bütündür.

Şiirde imge oluşumu, kullanılan en az iki sözcüğün ait olduğu alanın somut/soyutluğuna göre üçe ayrılır:

a) Somuttan somuta: Betimleyici imgedir.

Örneğin: Saçlarında bir gece karanlığı

b) Somuttan soyuta: Soyut düzlemden alınan duyguları, düşünceleri somutlaştırarak iletişime sokan güçlü imgelerdir.

Örneğin: Uyursun bir zaman tanımıyla

c) Soyuttan somuta: Zor bir imgedir ama olağanüstü güçlü bir tekniktir.

Örneğin: Bir bellek yitimiyse ayak izin

İyi bir imge, duyusal düzeyde tükenmeyip düşünsel düzeyde heyecan yaratmalıdır.Somut bir yönelimi en ekonomik söyleyişle kurmalıdır.Böylece okura çağrışım olanağı verilir ve onun da bir düşünsel haz alması sağlanır.

İmge, şiirin bütününe katılmalı, yani yığma/kopuk bir "güzel söyleyiş" ürünü olmamalıdır.
_________________


Alıntı



--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------


KONU:İMGE
Sayfa:2

--------------------------------------------------------------


Yazar Arife Kalender   
Bitti, tamam, bunu da dosyaya kaldırayım dediğim her şiir, bir çok soruyu bana bırakarak kitaplara yerleşti. Biten nedir? ‘Tamam’ dediğimizin ‘tamam’ olma ölçütleri var mıdır?

O şiirde az buçuk fazla görünen dizeyi veya sözcüğü çıkartsak ya da eklesek neler değişir? Bir tek ses, bir tek sözcük bile şiirin genelinde; yabani atlar gibi çılgınca başka yere koşuyorsa; onu evcilleştirmek mi, şiiri çılgınlaştırmak mı gerekir?... Sesin sözcüğü, sözcüğün dizeyi, dizenin şiiri değiştirdiği şiir toprağında; bir çok soru yazılmış şiirden geriye kalan zebaniler gibi şairin beyninde varlığını sürdürmeye devam eder.

Şiirin, şaire hoşgörü ve sevecenlikle yaklaştığı, şairin bilisiz ve cürretkar tavrını görmezlikten gelerek onu hırpalamak istemediği dönemler de vardır. Bu dönemler daha çok şiir heveslisi olduğumuz, ilk kazma vuruşta maden bulduğumuzu sandığımız, bir iki dizemiz ve ya şiirimizin çevremizde alkış bulduğu bir süreçtir. Bu evrede; acemi bir avcıyla alay edercesine çok sık yaklaşır imge. Yakaladığı kuşun cinsini bile pek fazla ayırt edemeyen şairin imgeden; imgenin de şairden çekincesi yoktur. Bazen yorgun düşer sözcükler bir arada tıklım tıklım yaşamaktan. Bu yüzden en genci bile erken yaşlanır. Bu dönemde şiir yazdığını sanan kişi; sesin de sözün de yerinin darlığından veya bolluğundan haberdar değildir. Sözcükler sözlüklerdeki anlamlarıyla vardır. Şair sözcüğün içindeki sözü, onun ayrı bir evren olduğunu keşfetmemiştir henüz. Bu evrede içsel boşalım öne geçer. Kişisel beğeniler, hezeyanlar, düşünceler manzum yazılışlarla okuyana hızla iletilmek istenir. Şiir kolaydır, şair de mutlu...

Şiir bir yaşam biçimi olmaya başladıkça mutluluk yiter. Önceleri etrafımızda pervane olan imgeler yavaş yavaş kendisini naza çeker. En küçük ses, tını, sözcük bin bir yüzle karşımıza çıkarak korkutmaya başlar. İlk başlarda şiir şairden korkarken; ( bu bilisiz şair beni nerelerde gereksiz yere harcayacak, hangi kuytularda boğacak, imgelerin kanatlarını nasıl koparacak derken), sonraları şair şiirden korkmaya başlar. Çünkü artık şiirsiz, imgesiz yaşayamaz duruma gelmiştir ve birlikte yaşadığı şiir de ona cehennem azabı çektirmektedir. Şair şiire ne denli yakın durursa; huysuzluğu, alınganlığı ve çelişkileri de artmaya başlar. O güne dek düzenli görünen dünyanın ve yaşamın düzensizliğini fark ederek şaşırır. Zaman ve mekan durmadan yer değiştirir. Evrende olup biten her şey başka şekilde ve kimliklerle görünür. Gerçeğin ardındaki gölgeyi sezmek, herkesin ‘ak’ dediğinde karayı bulmak şairin söylemini değiştirdiği gibi hayatını da değiştirir. Üstüne üstüne gelen yaşama ve onun kurallarına karşı; bazen sivri dilli, bazen umutsuz, bazen aşkla direnirken kendisini sözcüklerle, seslerle çevrili bir fanusun içinde bulur. Şairin gerçeğiyle toplumun gerçeği farklıdır ve yalnızlık kaçınılmazdır. Celladına aşık olan birisi gibi; kendisini hayatta tek başına bırakan şiirden ayrılamaz. Dönüp dolaşıp her saniye yeniden ona sığınır, onunla uyuyup, onunla uyanır. Şiir, şairin hayatına el koyar ve yanında da başka hiçbir şey kabul etmez. Kıs kanç olduğu kadar nankör, cimri olduğu kadar da bonkör olabilir. Bu yüzden kısa süreliğine bile olsa kendisinden uzaklaşan şairi, acemi sayarak onu yolun başından başlatır. Bir imge, bir dize, bir duyumsayışla yazmaya başlayan şairi; günler, aylar boyunca oyalar. Yaşamdaki her nesne, her duyum, her ses, her renk şair tarafından derlenip toparlanarak o boyutsuz gücün emrine, iştahına sunulur. Doyumsuzdur. Bu yüzden ölene dek tutsağını gece gündüz demeden çalıştırır.Önceki şiirden hemen sonrakine, bir temadan ötekine atlar. Böyle bir yoğunlukta şair ;nereye saklanıp, dışardaki dünyayla bağlarını nasıl dengede tutabilir...

Şiirle şairin flört zamanlarında eğlenceli gelen yazmak eylemi giderek yerini karın ağrısına, doğum sancısına terkeder. İlk dönemlerde, haftada hatta günde bir iki şiir yazdığını söy leyen şair; daha temkinli ve daha seçicidir. Şiirin yanar- döner ruhunu tanımıştır artık . İmge yakıcı, söz yıkıcıdır. İhmal edilen, saygıyla yaklaşılmayan her şiir; şairini kısa zamanda

-2- yokedebilir. ‘Yazdım, oldu’ gibi baştan savmaları, ‘artık ünlüyüm, herkes şiirimi tanıyor, ne yazsam okunur’ söylemleriyle yola çıkanları ilk önce şiirin terkettiğini, edebiyat tarihleri göstermiştir.

Edebiyat tarihlerinin gösterdiği başka bir şey de; şiirin suları ve toprağı. Bunu tema ve biçim anlamında ele alırsak; öykünmelerin, dize ya da imge çalmanın, hatta bilinçli alıntıların bile şaire eksiler getirdiği yazı dünyasının bildiği bir gerçektir.

Bir imge veya dize bana aitse; ona ömrümün kokusu sinmiştir. Başka birisinin şiirinde yabancılaşır. Yerini yadırgar. Toprağı da suyu da ayrıdır. Çok fazla halk şiirinden, ünlü ustaların yazım tarzından yola çıkanların bir çoğu kendi şiirlerinin akışını, yönünü emek çekerek bulmaya çalışmadıkları için; tarih adlarını şiir defterinden silmiştir. Bu yüzden belki de şiir; şairin kendi sesini araması, bulması ve koruması olarak yorumlanabilir.

Bu yorumla şiir tarihimize baktığımızda; bazılarının şiiri hiç arayıp sormadığını ( ki bunları zaten kaydetmemiştir zaman), bazılarının bulduğunu ama bazen ömürleri yetmediği, bazen ise şiirin çetin koşullarında daha fazla yürüyemeyeceklerini anladıkları için uzaklaştıkları gerçektir. Bir çok nedenle ayrılmış olsalar da; geride kalan iyi bir şiir, şairinin adını unutturmaz. Bu da çok zahmetli ve acımasız olan şiirin ödülüdür.

Şiirin ne olduğu, nasıl olması gerektiği farklı yorumlar içermiştir günümüze kadar. Ama onun zaman içinde çok farklı yolculuklar yaptığı kesin. İnsanoğlunun ilk oluşumundan bu güne kadar her toplumun şairleri olmuş ve bu şairler de şiire kafa yormuş, şiirin ne olduğunu kendilerince tanımlamışlardır. Bazıları onun mantıkla, akılla yazılacağını söylerken, bazıları şiirin duygu oluşunu savunmuşlar. Kimileri imgeyi şiire eş tutarken, kimileri de dize şiirini benimsemiş. Uzun- kısa bir çok şiir yazıldığı süreçte şairine kök söktürürken, yayımlandıktan sonra da başka şair ve eleştirmenler arayıcılığıyla; şairini hırpalamayı sürdürmüştür. Eski şiir anlayışının karşısına çıkarak, yeniyi yazan şairlerin ; yeni olanı yerleştirip, yaşama geçirme sürecinde az emek çekip, az kavga vermedikleri şiir adına düşünülmelidir.

Şiirin suyla buluştuğu çok fazla noktalar var. Şairi besleyen ana damarlar ne kadar çoksa; şiiri de o kadar coşkuludur. Şairin kültür alt yapısı, farklı bakış, evrensel ve ulusal şiirden haberdar olması, zekası, yorum gücü ve daha bir çok öğe şiirin toprağını hazırlar. Şairin sosyo- ekonomik koşulları, sınıfsal yapısı, kişilik özellikleri şiirler aracılığıyla bize ulaşır. Bu varışta bazen çok sığ sulara , bazen de taşkın ırmaklara rastlarız. Mevsim selleri, küçük göletler; dış etkenlerle ( medya, ahbap çavuş ilişkileri, söz verilmiş ödüller) derya gösterilse de aslolan şiirdir, kalacak olansa yine şiir.. Su yansıtıcıdır, şiir de. İkisinin de derinliği içine girmedikçe belli olmaz. İmge ise suyun dalgaları, şaşırtan bir ışıltı, alttaki kule böceğini büyük, gökteki bulutu suyun yüzünde yaban atları gibi gösteren duyumsama, algılama, var sayma durumudur. Bu yanılma ve yansımalarla şair gerçek olanla gerçek olmadığı halde sırf kendisine sunulmuş olana sözle sesle giysi biçer, şiirini oluşturur.

Herkesin gördüğünü görmek ve onu dizeler halinde yazmak; doğayı veya yaşamı aslının aynısı kılmaktır. Burada şiirden söz edilemeyeceği açıktır. Sanat; gerçeğin farklı yorumlanışı olduğuna göre; şairin de yorumunu kimsenin ifade edemediği biçimde yapması, şairin şiirini özgün ve özgür kılar.

Şiir yaşamların yaşamlara, zamanların zamanlara çevirisidir. Evrenin söz damlacıklana sığdırılmış, sese- heceye bürünmüş görüntüsüdür. Şair ise; denizin üstünden bakıp, dibindeki kum tanelerini sayandır.

Şiir taşıyıcıdır. Eskiyi yeniye, gerçeği düşe, olanı olmayana, doğumu ölüme, mutsuzluğu umuda taşır. Ama asıl taşıdığı, hayatın can suyudur Şiirin en ağır yükü aşktır. Bu aşka ömür sunanlara selam olsun ve aşkın öteki adı şiire saygıyla.

Alıntı


------------------------------------------------------------------------------------------------
------------------------------------------------------------------------------------------------

KONU:İMGE
YAZAR:Mehmet Nuri Parmaksız

Şiir öyle bir deryâdır ki, bütün cazibesiyle bizi derinlere çeker. Geriye nasıl döneceğimizi düşünmeden açıklara doğru yüzersek; biz geriye dönemesek bile, o bizi dalgalarıyla sahile bırakır; ama çoktan, iş işten geçmiştir artık!

 

Akif�in bu sözü bana bunları düşündürdü. Sadece yüzme bilmekle, o hırçın dalgalarla başa çıkabileceğimizi sanmak ne büyük gaflet. Rüzgârda savrulan yaprak misali, şiir hakkındaki kabullerimizi değiştirmemiz, bazen imgeye bazen manaya bazen de vezne esir olmamız, okumamak ve araştırmamak noktasındaki taassubumuzun devam etmesi, ne kadar acı.

 

İmgenin ne olduğunu, nereden çıktığını ve kaynağının neresi olduğunu bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir şeyi körü körüne savunuyor ve aslında hiçbir anlam ifade etmeyen ahkâmlar savuruyoruz. Hepimizin yolu farklı olabilir ama anlayamadığım şey şu: Şiiri sadece imgeden ibaret görmek ve hiçbir araştırma ve sorgulama içersine girmeden, çağımızın modasına, taassup derecesinde uymak, bize ve şiire ne kazandıracak? Bu konudaki seçimimizi bilinçli olarak yapsak, kimsenin tercihine karışmayacağım ama birikim ve bilgi eksikliği noktasında bizi yanlış yönlendirenlerin- şiiri sadece mana ve hayal zaviyesinden görenlerin- oyununa geliyoruz ve bunun neticesinde, her geçen gün gerçek şiirden uzaklaşıyoruz.

 

Günümüzde hangi toplantıya gitsem, hangi şairle konuşsam iki lafından birisi �imge� oluyor. Kimisi ne olduğunu bilmeden, kimisi de ona başka bir mana vererek konuşuyor. Peki, nedir bu imge? Mana mıdır, hayâl midir, yeni midir, eski midir? Yenilir mi, içilir mi?

 

İlk önce bir meseleyi açıklayayım: Batılılaşma süreci içersinde çoğu sanatkâr ve insanımızın içine düştüğü büyük bir yanılgı var ve bu yanlış inanış toplumumuz içersinde neredeyse modalaştı. Bir düşüncenin, bir akımın ya da şiirdeki bir kavramın kaynaklarını hep dışarıda, batıda arıyoruz. Avrupa�da şu şöyleymiş, bu böyleymiş; şu şair şöyle demiş, şiirde şu olmalıymış, onlar öyle yaptığına göre doğru bu olmadır diyoruz ve yanılıyoruz. Kendi şiir geleneğimize bakmak hiç aklımıza gelmiyor.  Batıyı bilelim ama kabul ve tercihlerimizi bizim kültürümüze göre yapalım, demiyoruz. Nedendir bu batı hayranlığı bir türlü anlayamıyorum. Şairlerimizin sanatını ve üslubunu değerlendirirken de, hep batıda birilerinden etkilendiğini sanma hastalığı bazı komplekslerimizin bir göstergesi herhalde. Sanırım, imgenin kaynağının batı olduğunu düşünenler ne demek istediğimi anlıyorlardır.

 

Alexander Potebnya, �imgesiz sanat olmaz, şiir ise hiç olmaz� der. Bu sözün haklılığına, imgeyi ancak, anlamı güçlendiren, çağrışıma dayalı, ince bir hayâl olarak düşünürsek katılabilirim. Yoksa tek başına imge şiirin şiir olması için yeterli değildir. Perine ise, imgeyi � duyuyla edinilen deneyimin dil aracılığı ile sunulması olarak görür ve şiirde en çok rastlanılan imgenin �görsel imge� olduğundan bahseder. İmgeyi, sadece zihnimizde oluşan bir görüntü olarak düşünmek ve onu benzetme ve tasvire dayanan bir öğe olarak görmek de yanlıştır. Bazı şairler imgeyi, � düşünceye dayalı bir resim� olarak görür. İmgeyi tamamen bir resme benzetmek de hatalıdır. Hele hele imgenin mana ile aynı şey olduğunu düşünmek, tamamen bir safdilliliktir. İmge, şiiri şiir yapan üç öğeden- duygu, düşünce ve hayal- biri olan hayâlin, çağrışım noktasında, duygunun akıl ile yoğrulduğu, hissin düşünceyle muvazenesi sonucunda oluşan, amacı anlamı derinleştirmek ve söylemin etkisini güçlendirmek olan, düşünce ve duygunun kelimelere yansıyan şeklidir. Onun hem görsel hem de mana boyutu vardır ve sonuçta, imgenin,   şiirin hayal ve mana noktasında, etkileyiciliğini artırdığını ve güçlendirdiğini söyleyebiliriz.

 

Zaman zaman şairler arasında, şiiri kalıcı kılanın, hayal mi, mana mı, biçim mi olduğu konusunda tartışmalar yaşanır. Kimi ondan, kimi bundan yanadır. Bu noktadaki tercihim biçimden yana olsa da, biçimi sadece ölçü, ritm, ses ve mısradan ibaret görmediğimi belirtmeliyim. Şiiri bir vücuda benzetecek olursak, biçim bu vücudu saran elbise; mana da bu elbisenin üstündeki motiflerdir. İkisi birbirine muhtaçtır; ama kumaş olmadan onun üstüne motifi işleyemezsiniz.

 

Şiir ne tek başına aklın, ne de gönlün işidir. Şiirde ortak bir çalışma vardır. Buna bilgi, sezgi, teknik ve gönlün müşterek çalışması diyebiliriz. Şiiri tek başına ne biçimin, ne imgenin ne de sesin esareti altına almak yanlıştır. Yalnız bunları, şiirin yapı taşları olarak düşünmeliyiz ve her birinin yüzde olarak şiire katkısının konuşulabilir, tartışılabilir olduğunu da unutmamalıyız. Yoksa bunlardan sadece birinin, şiir için yeterli olduğunu söylemek, büyük bir gaflettir. Gerçek şiir ne tek başına imgedir, ne de musiki. O, bir anlamda sesin, mananın, imgenin, biçimin yardımıyla, şairin ruhundaki heyecanlardan doğar ve bir yönü vardır ki, açıklanamaz. Şiiri, yaradandan gelen sezgi ve bilginin, gönül tezgahında belirli tekniklerle  işlenen kelimelerin, mısralara yansıması olarak açıklayabilirim.

 

Bugün sadece imgenin esareti altına girmiş şairlerin, Divan şiirine soğuk bakmalarını bir türlü anlayamıyorum. Neden mi? Divan şiiri baştan sona imge üzerine kurulmuştur da ondan. Divan şiiri içersinde mazmun dediğimiz şey, imgenin tâ kendisidir. �Gül� dendiği zaman, aklımıza �sevgili� gelir. Hem güzelliği, hem kokusu hem de etkileyiciliğiyle. �Mecnûn� dendiği zaman ise, aşkından deli olmuş, sevdâsı için her şeyi göze alabilen kişileri düşünmez miyiz? Bunlar çağrışım yaratan imgeler değilse,  nedir o zaman? Fuzuli�nin,

 

 �Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı�

 

(Gönül ateşinden başka benim için yanan kimse yoktur- Sabah rüzgârından başka kapımı da kimse açmaz.) söyleyişindeki, �sabah rüzgârı� imgesi, yalnızlık ve ilgi görmeme duygusunu işleyen değişik ve başarılı bir söylem değil midir? Ya da Hayâli�nin,

 

 �Aşk bir şem�i ilâhîdir benim pervânesi

Şevk bir zincîrdir gönlüm anın divânesi�

 

(aşk, ilâhi bir mumdur, çevresinde dönüp dolaşan da benim-Şevk(arzu) bir zincirdir, ona bağlanmış deli de benim.)  beyitinde, �ışık�, �pervâne� ve �zincire vurulmuş deli� imgeleriyle karşılaşmıyor muyuz?

 

Haşim�in �Merdiven� şiirinin ismi bile bir imgedir. Şiirin içindeki imgeleri bir tarafa bırakalım. Yine Haşim�in,

 

 �Yeşil sularda büyük inciden çiçekler açar.

Gümüş böcekler okur âba bir neşîde-i hâb,

Durur sevâhilin üstünde bî-heves, bî-tâb

Güneş ziyâsını içmiş benât-ı hâb ü serap�

 

dörtlüğünde  �yeşil sularda büyük inciden çiçeklerin açması�, �gümüş böceklerin suya bir uyku şiiri okuması�, �sahillerin üstünde güneşin ziyâsını içmiş uyku ve serap kızlarının isteksiz ve yorgun duruşları� hayâli ve çağrışımı ön plana çıkartan imgeler değil de nedir?

Divan şiiri ile ilgili örnekleri çoğaltabiliriz. Bu açıklamalarımdan anlayacağımız şey şu olmalı: İmge, yeni icat edilen bir kavram gibi gözükse de, yeni değildir. Bilakis bu söylem tarzı geçmişten beri şiir geleneğimiz içinde kullanılan bir tarzdır. Naili, Nedim, Şeyh Galip ve daha nice Divan şairimiz, içinde sayılamayacak kadar çok imge bulunan gazeller, kasideler yazmıştır.

 

İmge kavramının, yeni bir şeymiş gibi ön plana çıkışı, 1950�den sonra, �İkinci Yeni� şairleriyle birlikte olur. İmgeyi bu derece önemseyen ve İkinci Yeni şairlerine hayran, birçok şiirseverin, başta Divan şairlerine hayran olması gerekmez mi? İkinci Yeni bir anlamda, Haşim�in tesirindedir; Haşim ise, özelde Şeyh Galip ve sembolizmin, genelde ise Divan şiirinin tesirindedir. O zaman nedir bu Divan şiirine düşmanlığımız? Bizi bu hâllere düşüren, araştırmamak, okumamak ve Türk şiir geleneği bilmeyişimizdir.

 

İmge, sözcüğün anlamını genişletir, derinleştirir ve çoğaltır. Kısacası imge, şiirde, kelimeler aracılığıyla çağrışım yaratır. İmgenin en güzel ortaya konulacağı dil �mübalağasız- Türkçemizdir; çünkü dilimiz çağrışımlara dayalı bir yapıya sahiptir. Yalnız, dilimizi tanımazsak, kelimelerin geri planını göremezsek ve dili bilinçli kullanamazsak kelimelere hükmedemeyiz.

Gelelim imgeyi yakalama yollarına. Edebi sanatlar içinde �istiare� denen bir sanat vardır. Buna bazı kaynaklarlarda �deyim aktarması� da denir. Benzetme öğelerinden (benzeyen ve benzetilen) sadece birisi ile yapılır ve bir sözcüğün kendi özel anlamının dışında başka bir anlam verilmesiyle ortaya çıkan sanattır. Ayrıca benzetme(teşbih)ve kişileştirme (teşhis) sanatı da imgeyi yakalamamıza yardım eder. Herkesin ezberinde olan bir mısrada bu tekniği inceleyelim: �Lambada titreyen alev üşüyor�.

 

�Alev� sözcüğü benzetme öğelerinden �benzeyendir�, benzetilen ise �insan�dır; ama burada söylenmemiş ve �üşümek� fiili ile insan arasında bağlantı kuruyoruz. Benzetme öğelerinden sadece benzeyenin verilmesiyle yapılan sanata �kapalı istiare� denir. İşte bu sanat sayesinde şair imgeyi yakalıyor. Örnekleri çoğaltalım:

 

�Sabahtan uğradım ben bir fidana

Dedim mahmur musun dedi yok yok� (Erzurumlu Emrah)

 

�Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı, neden tunca benziyor mermer?� (Ahmet Haşim)

 

�Yeşil pencerenden bir gül at bana,

Işıklarla dolsun kalbimin içi.

Geldim işte mevsim gibi kapına

Gözlerimde   bulut saçlarımda çiğ. � (Ahmet Muhip Dıranas)

 

Bu sanatların dışında bütün diller içinde görülen, daha çok soyut ve somut kelimelerin bir araya getirilmesiyle yapılan, duyduğumuz an, biraz yadırgadığımız ama anlam itibariyle hoşa giden �alışılmamış bağdaştırmalar� da şiirde manayı güçlendiren ve imgenin oluşmasını sağlayan bir yoldur. Bu kullanım manayı derinleştirmek için şairler tarafından çokça kullanılmıştır. Gelelim örneklere:

 

 

�Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâre düştü

Dayanır mı şîşedir bu reh-i sengsâre düştü� (Şeyh Galip)

 

(Yine içimin (gönlümün) kayığı parça parça olup kıyıya düştü- Sırçadandır bu, dayanır mı, taşlık yola düştü.) (Gönlün kayığı- Alışılmamış bağdaştırma)

 

�Giydin boyunca nâz ü letâfet libâsını

Öptür doyunca dâmenini bînevâlara � (Bâkî)

 

(Boyunca naz ve incelik elbisesini giydin- Gel, (sana) düşkün olanlara( peşinden koşanlara) eteğini doyasıya öptür.) ( Naz ve incelik elbisesi- Alışılmamış bağdaştırma.)

 

�Sana kullanılmamış bir gök getirsem� ( Atilla İlhan- Ben Sana Mecburum)

�Onu terk ettiğim kül rengi salı

Yorum Yaz